Berlin'e dair söyleyeceklerimi bu gönderide bitirmek istiyorum. Her yönünü, her halini göremedim, sadece 3 haftamı geçirdim; ama fırsat bulursanız mutlaka görmelisiniz. Müzeleri, sanat galerileri, yapıları görülmeye; sokakları arşınlanmaya değer. Son günümde hayatın nasıl bir şey olduğunu bir kez daha öğrendiğim iki olay yaşadım. Birisi hayatında odasını ve özel eşyalarını kardeşleri dışında kimseyle paylaşmamış birinin, yani benim ilk oda arkadaşım Marina'yı yolcu ederken döktüğüm iki damla göz yaşı... Beklenmedik bir alışkanlık... Geldiği gün o küçücük odayı nasıl paylaşacağız dye hayıflanırken, giderken bir anda o kadar duygulanma da neyin nesiydi? Kim bilir daha neler öğrenip nelere şaşıracağız, ne beklenmedik davranışlarda bulunup kimlere alışacağız bir çırpıda ve kimleri hayatımızdan söküp atmak zorunda kalacağız, yine gözyaşlarıyla... (Gerçi ben biraz kolay ağlarım, o ayrı...)
Son günümde kaldığım sokağı, çevremi bir kez daha gezmek istedim. Son kez hafızama kazımak eksik kalmış ne varsa. Tomoko'yla buluşacaktık. Müze hastası olduğu için sabahın köründe kalkıp yine görülecek bir müze bulmuştu kuşkusuz. Bu Japon kızın içtenliği, saflığı, temizliği aynı zamanda azmi, bitmek bilmeyen enerjisine hayran kalmamak elde değildi. Hep gitmek istediğim bir yer vardı. Berlin'deki en büyük kitabevlerinden biri, ismi şu anda aklıma gelmiyor ama Friedrich caddesindeydi. Wilhem Tell heykelinin çaprazında. Çok çekici bir yer değildi, Hugendubel daha salaş ama bence daha kullanışlı bir kitapçı dükkanıydı. Biraz gezindikten sonra Zoologischger Garten otobüsüne binip son kez göz attık Brandenburg Kapısı'na, Siegessaeule'ye, Charlottenburg Sarayı'na, Reichstag'a... Bir dilek tuttum içimden, olunca söylerim belki ;) Zoologischer Garten'de Tomoko'yla birlikte McDonalds'ta bir şeyler yedik. Türkiye'ye döndüğümde uzun süre bu tip yerlere uğramayacağımdan adım gibi emindim. Tomoko'yla vedalaştık ve sarıldık. Japonlar sarılmayı ya da dokunarak sevgi gösterisinde bulunmayı pek bilmiyorlar; daha doğrusu böyle bir adetleri yok. Fakat Tomoko 3 hafta boyunca bizimle dolaşarak herşeye alıştı. Onunla da ayrılığımız zor oldu yani...
Herkesten bir gün sonra gideceğim için yeni odama yerleşmem gerekiyordu. Yurda gelip odaya yerleştim. Valizimi, eşyalarımı topladım. Sanırım dönüşün heyecanı da vardı, uyku tutmuyodu bir türlü. Bir film açtım. Muhsin Bey... En sevdiğim Şener Şen filmlerinden biri, Uğur Yücel'in de hakkını vermek lazım. Bittiğinde hala uyuyamamıştım ama ertesi gün erken kalkmam gerektiğini düşünerek uyumak için çabaladım. Sabah Hubertusallee öğrenci otelindeki son kahvaltımı Szymon'la yaptım. Szymon'da benim gibi son ayrılanlardandı, vedalaştık ve ben de artık yola koyulmak üzere odama gittim. Havaalanında eşyalarımı taşımakta çok zorlanmak dışında pek sıkıntı çekmeden bindim uçağa. Dönüş gerçekten heyecanlıydı, ertesi gün Ayvalık'a, benim düşkentime gidecek olmak daha da heyecanlıydı... Önce İstanbul, sonra Ankara, susmayan telefonlar, özlemler, sevinçler derken bir macerayı daha sonlandırdık. Klasik olacak belki ama her hüznün sonu bir sevinçti, her ayrılığın yolu ise bir kavuşmaya çıkıyordu...
Şimdilerde orada tanıştığım insanlarla haberleşiyorum, arada bir fotoğraflara bakıyorum ve günün birinde tekrar gidip yeni yerler görmeyi istiyorum...
02 Şubat 2010 Salı
27 Ocak 2010 Çarşamba
Berlin'e Dair 5
03/08/2009'da yazdıklarım
Berlin’de sadece 6 günüm kaldı. Zamanın bu kadar hızlı geçebileceğini hiç ama hiç
tahmin etmezdim. Günler o kadar dolu dolu geçiyor ki inanılmaz yoruluyorum ve bir şeyler yazacak dermanım bile olmuyor çoğu zaman. Cumartesi günü Marina ve Maribel’le birlikte alışverişe gittik. Benim bir sırt çantasına ihtiyacım vardı. Buraya gelirken çok zorlanmıştım eşyalarımı taşımakta. Dönerken biraz rahat etmek istiyorum sırt çantasıyla. Marina alışveriş yapmak istiyordu, Maribel ise tam bir müze hastası. Bütün müzeleri görmek istiyor buradaki. Maribel sabah kahvaltısını kaçırdığı için bizden ayrıldı ve bir fırın bulup karnını doyurmaya gitti. Marina ve ben alışveriş yapmak üzere çeşitli mağazalara girip çıkıyorduk. Ama bir süre ne ben sırt çantası bulabildim ne de o kot pantolon. İndirimin olduğu bir mağazaya girdik ve tam 4 Euroya istediğim gibi bir sırt çantası buldum. Daha sonra Marina’yla daha sonra tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Ben Gedaechtnis kilisesinin yakınlarındaki Hugendubel adlı büyük mağazaya girdim. Hem hediyelik bir şeyler aldım, hem de gezdim, 3 katlı bir kitabevi. Bizim kitabevlerinden biraz farklı. Hem kullanılmış kitaplar var, hem de yeni orijinal kitaplar. Birinci katta hediyelik eşyalar vb. bir sürü ıvır zıvır şeyler bulabilirsiniz kitapların yanında da. 2. katta da bazı kitapları koltuğunuzun altına atıp yine aynı kattaki kafelerde inceleyebilir ya da okuyabilirsiniz, hem de o kitapları satın almadan. Ya da rahat koltuklardan birine gömülüp kitaplarınızı gönlünüzce irdeleyebilirsiniz. Hugendubel çok hoşuma gitti. Frida Kahlo ile ilgili kocaman bir ansiklopedi gördüm. 10 euro. Açıkçası bu paranın çok daha üzerinde bu kitabın değeri. Ama anladığım kadarıyla bu ve bunun gibi birçok kitap da indirimdeydi. Daha sonra Marina ile buluşup U-Bahn ile Friedrich caddesine gittik. “Friedrichstraße” Berlin’nin en önemli caddelerinden biri. Hem tarihi bir cadde olması dolayısıylA hem de çok hızlı hayat burada. İspanyol kızla buluşup Unter den Linden’e gittik. Karnımız çok açtı. Maredo’ya oturduk. Salat “Carlos” diye bir salata söyledik. Tam anlamıyla harikaydı. Burada yediğim en iyi salatalardan ve yiyeceklerden biriydi. Yanında da nefis kızarmış sarımsaklı ekmekler. Otobüse binip Zoologischer Garten’a geldik ve beklediğimiz otobüs 110 gelmedi. Alman dakikliği diye dalga geçip M29’un durağına kadar yürüdük ki bir de ne görelim… Yollar kapalı, festival gibi bir şey var. Maraton mu, turnuva mı pek bilemedik ama eğlenceliydi izlemek. Otobüsün olduğu durağa kadar yürüdük. 7-8 km rahat vardı. İnanılmaz yorulduk. Biz yorulduk ama Ku’damm'ın kafelerine oturmuş keyifli keyifli festivali izleyen Berlinliler çok dinlenmiş ve mutlu görünüyorlardı. Yurda geldiğimde saat 8 buçuktu. Ve saat 10 buçuğa kadar sürmüş bu festival midir, maraton mudur artık ne ise…
Ertesi gün durağımız başka bir eyaletin bir şehri olan Potsdam’dı. Potsdam, Brandenburg eyaletine ait bir şehir. Ama Berlin’e çok yakın. Sabahın köründe uyanıp Potsdam’a gittik. Sıcaklık 32 derece. Berlin ortalamasının çok üstünde. Potsdam saraylar kenti… O kadar güzel ve tarihiydi ki her şey… Tek sorun, deli gibi yorgundum… Bu yüzden yemeği yedikten hemen sonra Berlin’e döndüm 3 arkadaşımla beraber. Fotoğraf saraylardan birinin bahçesindeki Japon evine ait.
Ertesi gün öğleden sonra Yahudi müzesine gittik. Gerçekten çok etkileyiciydi. Farklı bir müze yapmışlar. Mimarisi oldukça farklıydı. Müzeye girince bir şeylerin kötü gittiğini, birilerinin katledildiğini ya da en azından kötü bir şeylerden bahsedildiğini rahatça anlayabiliyorsunuz. Mimarisi öyle soğuk, öyle sert ve düz ki… Ve müze yerin bir kat altından başlıyor. İnanılmaz havasız… Bence bilerek öyle yapmış olabilirler. İnsanlar hem ortamdan hem de gördüklerinden etkilensin falan diye. Çeşitli Yahudi ailelerinin özel eşyaları ve sanatçıların onlarla ilgili ortaya koydukları eserler sergileniyordu. 3 katlı bir müze. Her köşesinde ise mimarların bu yapının çeşitli kısımlarında neler anlatmak istedikleri yazıyordu. Çok sade, çok anlamlı ve teknolojik bir müzeydi. İsteyenlere kulaklık veriyorlar ve bu kulaklıktan gelen bilgilerle müze gezinizi inanılmaz bilgiler edinmiş bir biçimde tamamlıyorsunuz. Fotoğraf, Menasche Kadischman adlı bir mimarın "Gefallenes Laub" (Düşen Yaprak) adlı eserinden, 100000'in üzerinde temsili surat...
11 Ocak 2010 Pazartesi
Berlin'e Dair 4
4 kişilik Stadtrundgang adı verilen bir oyun oynuyorduk. Elimizde bizi gideceğimiz bölgeye ve orda bulacağımız, öğreneceğimiz özelliklere yönlendiren kağıtlar vardı. Gideceğimiz yerin ismi “Nikolaiviertel”di. Bu tip oyunlarda kendimi oyunun amacına kaptırmayı sevmiyorum. İstiyorum ki gittiğim yerden bir şeyler öğrenmeye çalışayım. Eğer oyuna kaptırırsam amaca ulaşıp bir sonraki adıma geçmek zorunda kalıyorum, gereksiz bir hırs.
Nikolaiviertel çok tarihi bir bölge. Berlin’deki en eski kilise olan “Nikolai” kilisesi burada. Okuldan çıktık ve Domaene Dahlem’den U-Bahn’a bindik. Alexander Platz’a gittik. Biraz yürüdükten sonra Nikolaiviertel’a geldik. Öncesinde Rotes Rathaus’u gördüm. Kırmızı renkli bir belediye binası. Devasa bir yapı, fotoğrafını çekmekte zorlandım.
Rotes Rathaus’un karşısında yine heykellerle süslü bir park vardı. Parkın girişinde 2 tane çiftçi heykeli (daha sonra onların inşaat işçileri olduklarını öğrendik. 2. dünya savaşından sonra yıkılan yerleri herkes birlikte yeniden yapmış. Erkeklerin büyük bir çoğunluğu savaşta ya da savaş sırasında öldüğünden kadınlar da inşaat işçisi olarak çalışmışlar. Bu kadın heykeli bunu temsil ediyormuş) duruyordu. Kadının elinde kürek. Adamın elinde ise orak.
Sonunda “Nikolaiviertel”a ulaştık. Ufak, sevimli ve tarih kokan bir yer burası. Arnavut kaldırımından ufak sokakçıklar… İlk adresimiz “Gerichtslaube” adı verilen bir yerdi. Doris’in anlattığına göre eskiden burası bir evmiş, ardından hapishane olmuş. Şimdilerde ise restoran. Ardından “Knoblauch” ailesinin yaşadığı evi ziyaret ettik. Oldukça eski, tipik bir alman evi. Müze haline getirip ziyaretçilere açmışlar. Ben oldum olası evlere çok büyük ilgi duyuyorum. Evleri hep çok merak ediyorum, içinde yaşayanları, eşyaları, odaları… (Bana ait bir evimin olmasını hayal ediyorum) Ve bu ev hem çok eski hem de içinde yaşayanların hayatının oldukça ilginç olması açısından ilgi alanımın en hassas noktasındaydı. Ahşap bir ev, ufak tefek odaları var. Ufak tefek dediğime bakma sakın. Almanlar asla ufak tefek yapılar inşa etmemişler. Her şekilde kullanışlı ve güzel bir ev. Fakat çevredeki yapılardan ve daha önce gezdiğimiz Yahudi mahallesinde gördüğüm evlerden oldukça küçük…
Knoblauch ailesi ünlü ve kalburüstü bir aile mi henüz bilmiyorum. (artık biliyorum, evet soylu ve eğitimli bir aile) evlerinde koskocaman kitaplıklar ve piyano var. Kocaman pencerelerde ise bembeyaz perdeler. İnanılmaz güzeldi her şey ve her daim tedbirli Almanlar… Müzeye girerken çantalarımızı aldılar ve flaşlı fotoğraf çekmememiz konusunda bizi uyardılar. Müzeyi gezerken süreki bizi gözetlediler. Ama gardiyan gibi değil, gülümseyerek ve arada bir yardımcı olarak. Müze gezmeyi zaten çok seviyordum. Ama Berlin’de çok daha fazla sevmeye başladım. Almanlar yaptıkları her şeyi belgeliyorlar şehrin ortasına, kenarına, binanın tepesine, yolun kenarına diktikleri anıtlarla, heykellerle. Tarihlerine çok değer verdiklerini geçen hafta yaptığımız. “Story of Berlin” adlı müzeyi gezdiğimizde görmüştüm. Berlin sadece 2. dünya savaşından sonra yoktu. Hep vardı, mesajı veriyorlardı bu müzeyle. 1700lü yıllara dair ne varsa ellerinde sergileyerek, belgeleyerek.
İlk kez ailemden uzakta bir doğum günü geçirdim. Ama beklediğimin aksine duygusallığım tavan yapmadı. Sınıfa girdiğimde herkes ayakta bir şeyler yapıyordu. Bazı konularda oyun gibi pratik yapıyoruz. Onlardan birini yaptıklarını düşündüm, sınıfa girmeden daha Doris beni Andrea’nın yanına gönderdi yine. Dosyamı al gel falan dedi. Ben de koşa koşa gittim ve sınıfa girdiğimde bir müzik geldi kulaklarıma. Arkamı dönüp baktığımda tahtada sınıftaki herkesin kendi dillerinde doğum günümü kutladıkları yazıları ve Tomoko’nun çizdiği müthiş çiçekleri gördüm. Anthony, Hiroshi ve Katya bana üzerinde pinokyo resmi olan çok sevimli bir notluk almışlar. Biraz fotoğraf çektirdik, güldük, eğlendik ve arkasından gramer dersine devam ettik. Gramer çalışırken grup arkadaşım Lucie kalktı ve Doris’le bir yere gittiler. Meğer bana doğum günü pastası almışlar :) Almanlar doğum günlerinde cheesecake yerlermiş. Benim için de mandalinalı ve böğürtlenli cheesecakeler almışlar. Ama öncesinde Andrea’nın bana doğum günü hediyesi olarak Freie üniversitesinin kupasını hediye ettiğini ve Almanların doğum günü şarkısını da söylediğini anlatmadan geçemeyeceğim. Neyse pastalar yendi ve tabii derse devam…
Öğleden sonraki programımızın konusu “Auslaender in Berlin”di. Yani Berlin’deki yabancılar… Bizi “Berlin Türk Şehitlik Camii”ne götürdüler. Orada Halit adında babası Arap, annesi Alman bir rehber karşıladı. Tabii camiye girmeden önce ayakkabılarımızı çıkardık. Bir gün öncesinden herkes çorap giymeleri ya da yanlarına mutlaka çorap almaları konusunda sıkı sıkıya tembihlenmişti. Ve hocalar çok açık giymeyin diye de uyardılar bizi. Almanların bu duyarlı ve saygılı hallerini beğeniyorum. Ve rehberimiz Halit her şeyi o kadar güzel anlattı ki… İslamın bilinmeyen yüzünü, korkulacak bir din olmadığını öyle sempatik bir şekilde anlattı ki… Umuyorum o ön yargılı tiplerin düşüncelerinde az da olsa bir değişiklik olmuştur.
Camiyi biraz gezdikten sonra Kreuzberg’e yemek yemeye gittik. Gözümün önünde kebaplar, dönerler uçuşuyordu. Burada yemek yeme konusunda çok şanssız durumlar yaşıyoruz. Özellikle de ben kokuya karşı aşırı hassasiyeti olan bir insanım. Berlinde bütün güzelim, canım, yemyeşil sokaklar ve hatta arnavut kaldırımları –ki hiç yakışmıyor bana kalırsa bu koku o romantik ortama- “curry wurst” kokuyor. Curry wurst, köri soslu domuz sosisi… Ankara’da döner neyse Berlin’de “Curry Wurst” o…
Nikolaiviertel çok tarihi bir bölge. Berlin’deki en eski kilise olan “Nikolai” kilisesi burada. Okuldan çıktık ve Domaene Dahlem’den U-Bahn’a bindik. Alexander Platz’a gittik. Biraz yürüdükten sonra Nikolaiviertel’a geldik. Öncesinde Rotes Rathaus’u gördüm. Kırmızı renkli bir belediye binası. Devasa bir yapı, fotoğrafını çekmekte zorlandım.
Rotes Rathaus’un karşısında yine heykellerle süslü bir park vardı. Parkın girişinde 2 tane çiftçi heykeli (daha sonra onların inşaat işçileri olduklarını öğrendik. 2. dünya savaşından sonra yıkılan yerleri herkes birlikte yeniden yapmış. Erkeklerin büyük bir çoğunluğu savaşta ya da savaş sırasında öldüğünden kadınlar da inşaat işçisi olarak çalışmışlar. Bu kadın heykeli bunu temsil ediyormuş) duruyordu. Kadının elinde kürek. Adamın elinde ise orak.
Sonunda “Nikolaiviertel”a ulaştık. Ufak, sevimli ve tarih kokan bir yer burası. Arnavut kaldırımından ufak sokakçıklar… İlk adresimiz “Gerichtslaube” adı verilen bir yerdi. Doris’in anlattığına göre eskiden burası bir evmiş, ardından hapishane olmuş. Şimdilerde ise restoran. Ardından “Knoblauch” ailesinin yaşadığı evi ziyaret ettik. Oldukça eski, tipik bir alman evi. Müze haline getirip ziyaretçilere açmışlar. Ben oldum olası evlere çok büyük ilgi duyuyorum. Evleri hep çok merak ediyorum, içinde yaşayanları, eşyaları, odaları… (Bana ait bir evimin olmasını hayal ediyorum) Ve bu ev hem çok eski hem de içinde yaşayanların hayatının oldukça ilginç olması açısından ilgi alanımın en hassas noktasındaydı. Ahşap bir ev, ufak tefek odaları var. Ufak tefek dediğime bakma sakın. Almanlar asla ufak tefek yapılar inşa etmemişler. Her şekilde kullanışlı ve güzel bir ev. Fakat çevredeki yapılardan ve daha önce gezdiğimiz Yahudi mahallesinde gördüğüm evlerden oldukça küçük…
Knoblauch ailesi ünlü ve kalburüstü bir aile mi henüz bilmiyorum. (artık biliyorum, evet soylu ve eğitimli bir aile) evlerinde koskocaman kitaplıklar ve piyano var. Kocaman pencerelerde ise bembeyaz perdeler. İnanılmaz güzeldi her şey ve her daim tedbirli Almanlar… Müzeye girerken çantalarımızı aldılar ve flaşlı fotoğraf çekmememiz konusunda bizi uyardılar. Müzeyi gezerken süreki bizi gözetlediler. Ama gardiyan gibi değil, gülümseyerek ve arada bir yardımcı olarak. Müze gezmeyi zaten çok seviyordum. Ama Berlin’de çok daha fazla sevmeye başladım. Almanlar yaptıkları her şeyi belgeliyorlar şehrin ortasına, kenarına, binanın tepesine, yolun kenarına diktikleri anıtlarla, heykellerle. Tarihlerine çok değer verdiklerini geçen hafta yaptığımız. “Story of Berlin” adlı müzeyi gezdiğimizde görmüştüm. Berlin sadece 2. dünya savaşından sonra yoktu. Hep vardı, mesajı veriyorlardı bu müzeyle. 1700lü yıllara dair ne varsa ellerinde sergileyerek, belgeleyerek.
İlk kez ailemden uzakta bir doğum günü geçirdim. Ama beklediğimin aksine duygusallığım tavan yapmadı. Sınıfa girdiğimde herkes ayakta bir şeyler yapıyordu. Bazı konularda oyun gibi pratik yapıyoruz. Onlardan birini yaptıklarını düşündüm, sınıfa girmeden daha Doris beni Andrea’nın yanına gönderdi yine. Dosyamı al gel falan dedi. Ben de koşa koşa gittim ve sınıfa girdiğimde bir müzik geldi kulaklarıma. Arkamı dönüp baktığımda tahtada sınıftaki herkesin kendi dillerinde doğum günümü kutladıkları yazıları ve Tomoko’nun çizdiği müthiş çiçekleri gördüm. Anthony, Hiroshi ve Katya bana üzerinde pinokyo resmi olan çok sevimli bir notluk almışlar. Biraz fotoğraf çektirdik, güldük, eğlendik ve arkasından gramer dersine devam ettik. Gramer çalışırken grup arkadaşım Lucie kalktı ve Doris’le bir yere gittiler. Meğer bana doğum günü pastası almışlar :) Almanlar doğum günlerinde cheesecake yerlermiş. Benim için de mandalinalı ve böğürtlenli cheesecakeler almışlar. Ama öncesinde Andrea’nın bana doğum günü hediyesi olarak Freie üniversitesinin kupasını hediye ettiğini ve Almanların doğum günü şarkısını da söylediğini anlatmadan geçemeyeceğim. Neyse pastalar yendi ve tabii derse devam…
Öğleden sonraki programımızın konusu “Auslaender in Berlin”di. Yani Berlin’deki yabancılar… Bizi “Berlin Türk Şehitlik Camii”ne götürdüler. Orada Halit adında babası Arap, annesi Alman bir rehber karşıladı. Tabii camiye girmeden önce ayakkabılarımızı çıkardık. Bir gün öncesinden herkes çorap giymeleri ya da yanlarına mutlaka çorap almaları konusunda sıkı sıkıya tembihlenmişti. Ve hocalar çok açık giymeyin diye de uyardılar bizi. Almanların bu duyarlı ve saygılı hallerini beğeniyorum. Ve rehberimiz Halit her şeyi o kadar güzel anlattı ki… İslamın bilinmeyen yüzünü, korkulacak bir din olmadığını öyle sempatik bir şekilde anlattı ki… Umuyorum o ön yargılı tiplerin düşüncelerinde az da olsa bir değişiklik olmuştur.
Camiyi biraz gezdikten sonra Kreuzberg’e yemek yemeye gittik. Gözümün önünde kebaplar, dönerler uçuşuyordu. Burada yemek yeme konusunda çok şanssız durumlar yaşıyoruz. Özellikle de ben kokuya karşı aşırı hassasiyeti olan bir insanım. Berlinde bütün güzelim, canım, yemyeşil sokaklar ve hatta arnavut kaldırımları –ki hiç yakışmıyor bana kalırsa bu koku o romantik ortama- “curry wurst” kokuyor. Curry wurst, köri soslu domuz sosisi… Ankara’da döner neyse Berlin’de “Curry Wurst” o…
04 Ocak 2010 Pazartesi
Berlin'e Dair 3
Pazar günü serbest olduğumuz bir gündü. Sabah kahvaltıya gittim. İlk tanıştığım kişilerden biri olan Anthony’nin yanında boş yer bulup oturdum. Bu arada gözüm sürekli insanların üzerinde. İçimden şu kesin Türk, bu Türk diyorum. Bir şekilde yanında yöresinde bulunup anlamaya çalışıyorum ama hep hüsran… Anthony Türkiye’de demokrasinin olduğuna çok şaşırmıştı. Yıllarca İngiltere’nin sömürgesi olmuş Hong Kong’da yaşayan biri için inanılmaz olmasını çok da yadırgamıyorum. Anthony İngilizceyi ana dili gibi konuşuyordu doğal olarak; ama her sorana aslında bir Çinli olduğunu da söylüyordu. Anthony’e Atatürk’ten bahsederken arkamdan birileri “merhaba” dedi! Ankara’dan iki arkadaşla tanışmak gerçekten harikaydı. Öğleden sonra birlikte dışarı çıktık. M29 adlı bir otobüs vardı. Biniyorsun ve şehrin birçok yerini otobüsten izleyebiliyorsun bir saatten fazla bir süre. Bu çok hoşumuza gitmiş olacak ki otobüsün son durağına kadar gittik. İndiğimiz yer şehrin merkezine yakın Hermann Platz’dı. Nasıl geri döneceğimizi bildiğimiz için içimiz rahattı. Hermann Platz’ın şehrin merkezi olup olmadığını bilmediğimiz için şaşkın balıklar gibi dolanıp durduk. Ben biraz fotoğraf çektim ve kızlar da yolları öğrenmeye çalıştılar. En sonunda geldiğimiz yoldan geri dönüp büyük bir kilisenin önünde indik. Kocaman taş bir kilise… İkinci Dünya Savaşı sırasında çatısı uçmuş tarihi ve önemli “Gedaehtniskirche” idi burası. Fotoğraflamaya başladım hemen.

Aslında fotoğrafı çekilecek o kadar şey vardı ki… Pazar günü olduğu için yol boyunca her tarafa çadırlar kurmuşlar ve içinde de turistler için Berlin’e dair hediyelik eşyalar satıyorlar. Fiyatlar çok pahalı ama gezmek çok eğlenceli. Berlinliler bütün hafta çalışıyorlar, Pazar günleri de hepsi sokağa atıyorlardı kendilerini. Pazar günü büyük marketler ve mağazalar kapalı. Büyük bir meydana birçok stand açmışlar. Bizim bahar şenliklerimiz gibi bir hava vardı her yerde. Ufak pandomim gösterileri, yerel grupların mini konserleri, acıkanlar için atıştırmalık bir şeyler ve tabii ki bira! Burada birayı su niyetine tüketiyorlar. Çocuğunun elinden tutan panayıra gelmiş, bir yandan geziyor bir yandan da gösterileri izliyor. Böylece yeni haftaya dinlenmiş ve streslerini atmış olarak başlıyorlar. Biz de biraz gezindikten sonra çok acıktığımızı fark ettik ve soluğu Mc Donalds’ta aldık. Burada böyler fast-food satan bildiğimiz yerlerde yemek zorundayız. Çünkü her türlü farklı yemek var burada. Bütün yemekler karmakarışık, soslu, tatlı, acı ve unluların hepsini birden bir yemekte bulmanız çok normal.

Ertesi gün hep birlikte kursa gittik. Kursta ilk günümüzdü. Her şey gayet keyifli geçti. Sınıf arkadaşlarım ve hocam Doris’le tanıştım. 5 tane Japon, bir Türk, bir Hong Konglu, 2 Kanadalı, bir Kazakistanlı ve bir de Bulgar arkadaşım var sınıfta. Gayet eğlenceli bir sınıfım var. Özellikle Japonların arasındaki tek kız öğrenci Tomoko çok ilginç bir kız. Ama inanılmaz arkadaş canlısı, çok eğlenceli, sürekli gülme, soru sorma, merak etme halinde. Ders çıkışında etkinlik yoktu. Bunu fırsta bilip arkadaşlarımızdan birinin kaldığı yere, Kreuzberg’e gittik. Bir şeyler yeyip, marketten alışveriş yapıp dönecektik. Kreuzberg “Küçük İstanbul” olarak biliniyor. Sanki Türkiye’nin başka bir yerine gitmiş gibi oluyorsunuz. Bütün tabelalar Türkçe, birçok Türk lokantası var. Gerçeği söylemek gerekirse M29’dayken gördüğüm kadarıyla Berlin’in diğer yerleri kadar temiz bir yerleşim yeri değil. İmkanların kısıtlı olduğu her haliyle belli. Özellikle akşama doğru hiç hoş bir hal almıyor Kreuzberg. Maalesef sevemedim ben Kreuzberg’i Türk lokantaları hariç tabii ;)

Türk marketleri ve alman marketleri arasında pek fark yok. Alman marketleri de gayet ucuz. Zaten iki parça bir şey almak için Kreuzberg’e de gitmenin bir anlamı yok. Ama gidip görmek iyi oldu tabii. Sabah oda arkadaşımla önce kahvaltıya gittik, sonra da hep birlikte okula. Üniversiteye yurttaki birçok arkadaşla beraber gidiyoruz. Doris’le biraz ders yaptıktan sonra öğleden sonra yine sınıfça gezmeye çıktık. Rehberimiz Doris… Doris tipik bir alman. Konuşması, davranışları… Bugünkü gezimiz çok keyifliydi, bir o kadar da yorucu. Berlin’in birçok yerini keşfetmek o kadar güzel bir şey ki… Sokaklarını arşınlamak, neler olup bittiğini anlamaya çalışmak. Bugün 2. dünya savaşı, Naziler ve Yahudi katliamı idi konumuz. Bir Yahudi mahallesinde saatlerce dolaştık. Doris bize birçok şey anlattı. Sonra da oturduk bir şeyler içip dinlendik. Oturduğumuz yer de muhteşem bir yerdi. Eski taş Yahudi evlerinden birini hem bir çeşit müze hem de restoran yapmışlar. Akşamları da dans gösterileri oluyormuş. Her akşam farklı bir dans gösterisi. Berlin aynı zamanda bir kültür başkenti. Her tarafından kültür ve sanat kokusu geliyor. Özellikle de yapılar bir harika! Muhteşem bir mimari estetiğe sahip çok büyük bir çoğunluğu. İnsanların neden burada bu kadar uzun süre yaşadığı çok açık…
Aslında fotoğrafı çekilecek o kadar şey vardı ki… Pazar günü olduğu için yol boyunca her tarafa çadırlar kurmuşlar ve içinde de turistler için Berlin’e dair hediyelik eşyalar satıyorlar. Fiyatlar çok pahalı ama gezmek çok eğlenceli. Berlinliler bütün hafta çalışıyorlar, Pazar günleri de hepsi sokağa atıyorlardı kendilerini. Pazar günü büyük marketler ve mağazalar kapalı. Büyük bir meydana birçok stand açmışlar. Bizim bahar şenliklerimiz gibi bir hava vardı her yerde. Ufak pandomim gösterileri, yerel grupların mini konserleri, acıkanlar için atıştırmalık bir şeyler ve tabii ki bira! Burada birayı su niyetine tüketiyorlar. Çocuğunun elinden tutan panayıra gelmiş, bir yandan geziyor bir yandan da gösterileri izliyor. Böylece yeni haftaya dinlenmiş ve streslerini atmış olarak başlıyorlar. Biz de biraz gezindikten sonra çok acıktığımızı fark ettik ve soluğu Mc Donalds’ta aldık. Burada böyler fast-food satan bildiğimiz yerlerde yemek zorundayız. Çünkü her türlü farklı yemek var burada. Bütün yemekler karmakarışık, soslu, tatlı, acı ve unluların hepsini birden bir yemekte bulmanız çok normal.
Ertesi gün hep birlikte kursa gittik. Kursta ilk günümüzdü. Her şey gayet keyifli geçti. Sınıf arkadaşlarım ve hocam Doris’le tanıştım. 5 tane Japon, bir Türk, bir Hong Konglu, 2 Kanadalı, bir Kazakistanlı ve bir de Bulgar arkadaşım var sınıfta. Gayet eğlenceli bir sınıfım var. Özellikle Japonların arasındaki tek kız öğrenci Tomoko çok ilginç bir kız. Ama inanılmaz arkadaş canlısı, çok eğlenceli, sürekli gülme, soru sorma, merak etme halinde. Ders çıkışında etkinlik yoktu. Bunu fırsta bilip arkadaşlarımızdan birinin kaldığı yere, Kreuzberg’e gittik. Bir şeyler yeyip, marketten alışveriş yapıp dönecektik. Kreuzberg “Küçük İstanbul” olarak biliniyor. Sanki Türkiye’nin başka bir yerine gitmiş gibi oluyorsunuz. Bütün tabelalar Türkçe, birçok Türk lokantası var. Gerçeği söylemek gerekirse M29’dayken gördüğüm kadarıyla Berlin’in diğer yerleri kadar temiz bir yerleşim yeri değil. İmkanların kısıtlı olduğu her haliyle belli. Özellikle akşama doğru hiç hoş bir hal almıyor Kreuzberg. Maalesef sevemedim ben Kreuzberg’i Türk lokantaları hariç tabii ;)
Türk marketleri ve alman marketleri arasında pek fark yok. Alman marketleri de gayet ucuz. Zaten iki parça bir şey almak için Kreuzberg’e de gitmenin bir anlamı yok. Ama gidip görmek iyi oldu tabii. Sabah oda arkadaşımla önce kahvaltıya gittik, sonra da hep birlikte okula. Üniversiteye yurttaki birçok arkadaşla beraber gidiyoruz. Doris’le biraz ders yaptıktan sonra öğleden sonra yine sınıfça gezmeye çıktık. Rehberimiz Doris… Doris tipik bir alman. Konuşması, davranışları… Bugünkü gezimiz çok keyifliydi, bir o kadar da yorucu. Berlin’in birçok yerini keşfetmek o kadar güzel bir şey ki… Sokaklarını arşınlamak, neler olup bittiğini anlamaya çalışmak. Bugün 2. dünya savaşı, Naziler ve Yahudi katliamı idi konumuz. Bir Yahudi mahallesinde saatlerce dolaştık. Doris bize birçok şey anlattı. Sonra da oturduk bir şeyler içip dinlendik. Oturduğumuz yer de muhteşem bir yerdi. Eski taş Yahudi evlerinden birini hem bir çeşit müze hem de restoran yapmışlar. Akşamları da dans gösterileri oluyormuş. Her akşam farklı bir dans gösterisi. Berlin aynı zamanda bir kültür başkenti. Her tarafından kültür ve sanat kokusu geliyor. Özellikle de yapılar bir harika! Muhteşem bir mimari estetiğe sahip çok büyük bir çoğunluğu. İnsanların neden burada bu kadar uzun süre yaşadığı çok açık…
02 Ocak 2010 Cumartesi
Berlin'e Dair 2
17 Temmuz günü 11:35’te Ankara’dan uçağa binip İstanbul’da indim. Ve 14:00’te İstabul’dan Tegel Havaalanı’na. Yanımda sarışın, yapılı bir alman bir amca oturuyordu. Özelikle cam kenarını istemiştim dışarıyı seyredebilmek için. Tepeleri, yemyeşil şehirleri, tarlaları, denizleri, bahçeleri, yolları geçip, arada bir yükseklik korkusu krizine girip, ama çok abartmamaya çalışarak atlatıp ve beni neler beklediğini merak ederek geldik Berlin’e. Kasvetli ve yağmurlu bir hava bekliyormuş bizi… Biraz ıslandık, beklerken havaalanını inceleme fırsatı buldum. Otogar misali küçük bir alan. Ne Atatürk Havaalanı kadar kalabalık ne de Esenboğa kadar düzenli… Pasaport kontrolü, valiz kontrolü, şu kontrolü, bu kontrolü çok sıkıcıydı. Ama açıkçası Alman devletinin verdiği bir bursla gittiğim için bana hiç sorun çıkarmadı alman polis amcalar. Bir kere bakıp geçirdiler. Sıra tabii benim hiç de hafif olmayan, o kadar doldurduğuma her defasında pişman olduğum valizlerimi alıp yurda gitmeye gelmişti. Bir Türk’ün yardımıyla büyük valizimi alabildim, diğerlerini de sırtladığım gibi taksinin yolunu tuttum. Sevimli bir bayan şoföre denk geldim. Adresi söyledim ve etrafı incelemeye koyuldum. Berlin dümdüz bir yermiş gibi geldi bana ilk bakışta. Dağ tepe yok, yokuş yok, iniş yok. Yollar dümdüz, kaldırımlar çok geniş. Aynen bizim hazırlık kitaplarında olduğu gibi, bir köşede fırın, yanında postane,onun yanında çiçekçi falan diye sürüp gidiyordu sokaklar. Çok ihtişamlı bir şehir olduğunu düşünmedim ilk anda,metropol havası sezmedim. Ama her yan yemyeşil ve tertemizdi. Şoför teyze yolda bir kaza olduğunu maalesef biraz oyalanacağımızı söyledi. Bu tür kazaların çok nadir olduğunu eklemeyi de unutmadı tabii. Önemli olan benim bir şekilde Hubertusallee öğrenci oteline varmamdı o an. Hubertusallee, Berlin’in güneybatısındaki bir semtte, yeşiller içindeki Grünewald’deydi. Grünewald’e yaklaştıkça yemyeşil ve bakımlı bahçeler içindeki villaların, muhteşem evlerin sayısı da artıyordu. Hubertusallee öğrenci yurduna vardığımızda saat 17:00’yi geçiyordu. Resepsiyona gidip odamın anahtarını istedim, yerini öğrendim ve o koskoca valizleri tek başıma çıkardım. Resepsiyondaki adamın gram yardım etmeyişini de hala kınıyorum:) Berlin’e 17 temmuz Cuma günü gitmiştim. Aslında 18’inde olmam gerekiyordu ama bunun için de gece yolculuğu yapmalıydım. Bunun biraz zor olacağını düşündüğümüzden bir gün öncesinden yurda geleceğimi haber verip tek kişilik bir odada bir gün kalacağımı, ertesi gün bana verilen 2 kişilik odaya geçeceğimi önceden bildirmiştim. Odama çıkıp sağ salim yurda ulaştığımı aileme haber verip biraz dinlendim. Ardından internet bağlantısı için resepsiyona inip bilgi aldım. Resepsiyondaki adam alışkın olduğumuz yardımsevmezliğiyle elime bir kağıt tutuşturup kağıtta yazan ayarları yapmam gerektiğini söyledi. Bunun için debir hafta için 10 Euro’mu almayı da ihmal etmedi:) Odama çıkıp biraz uğraştım ama bir türlü beceremedim. Aşağıya inip adama sordum ama bilgisayardan hiç anlamadığını söyledi. Mecburen odaya çıkıp aynı ayarları birkaç kez daha yaptım, bilgisayarı birkaç kez yeniden başlattım ve azmin zaferi! İlk gece kolay değildi; ama yorgunluktan öyle güzel uyumuşum ki yerimi yadırgamaya bile fırsatım olmadı. Sabah erkenden uyanıp eşyalarımı topladım; çünkü oda değiştirmem gerekiyordu. Aşağıya inip kahvaltı yaptım. Kahvaltı ücreti yurdun ücretine dahildi ve yurt ücretinin 462 euro, bana verilen burs miktarının ise 1125 Euro olduğunu hesaba katarsak güzel bir kahvaltı yapmayı umuyordum yurtta. Umudum da boşa çıkmadı. Berlin’de yemek açısından sadece kahvaltı öğününü bu kadar seveceğimden habersizce tabağıma kahvaltılık bir şeyler alıp bir masaya oturdum. İlgiyle çevremdekileri izlemeye başladım. Çok fazla çekik gözlü öğrenci vardı. Hatta bir grup öğrenci –kendilerinin Japon sınıf arkadaşlarım olacağını henüz bilmiyordum- hemen karşımdaki masada oturmuş aynen benim gibi etraflarını inceliyorlardı. Çekingenliklerinden onların da yeni gelmiş olabileceğini tahmin ettim. Hubertusallee öğrenci oteline gelince, gayet güzel ve samimi bir ortamı vardı. İlk gece kaldığım oda gayet temiz ve düzenliydi; ancak oda arkadaşımla birlikte kalmaya başladığımız oda için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu konuda birazcık takıntılıyım da; fakat oda arkadaşımla temizlik anlayışlarımız uyuştuğu için çok mutluydum. Odayı daha yaşanılabilir bir hale getiriyorduk. Bu konuda çok uyumluyduk; hiç kimse ağzını açmıyordu. Ama durum neyi gerektiriyorsa yapıyordu. İlk gün kahvaltım bittikten sonra odaya çıkıp eşyalarımı resepsiyona taşımaya başladım. Çünkü öğleye doğru Freie Üniversitesi’ne gidip kayıt yaptırmam gerekiyordu. Resepsiyondaki adam değişmişti ve bu diğerinin aksine gayet sevimli ve yardım sever biri olduğunu valizlerimi taşımama yardım ederek kanıtlamış oldu:) Anahtarı teslim ettikten sonra okulun yerini sorup beklemeye başladım. Kursiyerlerden birkaç kişi gelirse beraber gidebilelim dedim. Düşündüğüm gibi oldu; Estonyalı Liina, Mısırlı Abdo ve Honk Konglu Anthony ile tanışıp okulun yolunu tuttuk. Okuldaki kayıt işlemlerini tamamlayıp yurda tekrar döndük. Ve elbette birkaç kez yolumuzu da kaybettik. Yurda gelince karşılaştığımız manzara çok da iyi sayılmazdı; çünkü odalarımız hala hazır değildi. Söz verdikleri gibi saat 14:00’te değil bir buçuk saatlik bir gecikmeyle anahtarları verdiler. Alman dakikliğine pek de yakışmadı hani ;) Yeni odam çok küçüktü. Çok sorun etmemeye çalışarak akşamki tanışma yemeğine kadar dinlendim, yerleştim. Akşam da bayağı kalabalık bir grup olarak Dahlem Dorf’a gittik. Yiyebileceklerimi tabağıma alıp masaya gittim. Bu esnada gözlerim Türkiye’den gelmiş olabilecekleri tanımaya geçmişti ama o gün tanıştıklarım arasında hiç Türk yoktu. Kursun hocaları ve asistanlarıyla bol bol sohbet ettiğimiz gecenin sonunda yine çok yorgundum ve deliksiz uyudum.
01 Ocak 2010 Cuma
Dönüş ve Berlin'e Dair- 1
2010’un ilk gününde güzel bir şeyler yapmak adına sana döndüm Sokak Lambası. Hatta yine bunun kalıcı bir dönüş olması niyetindeyim. Umuyorum öyle olur. Çünkü bloguma seviyorum. Güzel bir başlangıç yapıyorum 2010 yılına blogumu yazarak. İçimde havai fişekler patlatıyorum falan, bayağı görkemli bir blog açılışı yaptık duygularımla biz ;)
Sanırım yazacak bir şeyler bulamıyordum. Ya da şöyle diyelim: yazacak o kadar çok şey geçti ki aklımdan, bir türlü kafamı toplayamadım. Parça parça bir yerlere bir şeyler yazdım tabii. Ama burayı bıraktım gitti. Kıyamıyorum kapatmaya da… En güzeli bir yerlerden yeniden başlamaktır deyip aldım elime kalemi. Şöyle arkamı dönüp 2009 yılına bir baktığımda gelecekte dönüm noktası diyebileceğim nitelikte kararlar verdiğimi ve işler yaptığımı fark ediyorum. İşin ilginç tarafı bu kararları verirken çok da kararsız kalmayışım. Çok zorlanmışım evet, çok ter dökmüşüm, uykusuz geceler geçirmişim falan ama bunu da çok abartmamışım. Zaten biraz daha düşünseymişim muhtemelen kendi hayatım adına “radikal” olarak niteleyebileceğim bu kararları veremezmişim diye düşünüyorum.
Her neyse… 2008 yılının sonlarına doğru büyük bir çaba harcayarak DAAD’nin burslu yaz okuluna başvurdum. Bu bursun çıkmasını çok istiyordum. Çünkü bu benim öğrencilik hayatımdaki ilk yurt dışı deneyimim olacaktı. Tabii ucunda dili geliştirmek de var. Ama zaten baştan itibaren bunun 2 aylık ya da 3 haftalık bir sürede olamayacağını da biliyordum. Dil öğrenmek herkesin beceremediği bir şey çünkü, kursa gitmek ya da yurt dışına çıkmak birtakım şartlar sağlanmadığı sürece fayda etmiyor. Bazı şeyleri yaşam biçimi haline getirmek lazım. Berlin ve Frankfurt şehirlerini seçmiştim… Çok olmasa bile umutluydum. Tek başına yurt dışına çıkmak aslında üzerinde çok düşünülmüş bir karar değil verilmesi gereken bir karardı. İçinde bulunduğum bazı koşullardan dolayı da radikal sayılabilirdi. Ama buna çok da alıdırmadım. Şubat ayında Ankara elemesini geçtiğime dair bir haber alsam da nihayi sonucu haziran başına kadar bekledim. Ve aslında umudu kesmiştim… Final haftası sınavlarla boğuştuğum bir günde geldi sonuç. Ve istediğim gibi Berlin’deydi gideceğim yaz okulu. Freie Üniversitesi’nde. Fakat başvurduğum üzere 2 aylık değil 3 haftalık bir yaz okulu bekliyordu beni. Bu üç haftalık kısım ailem ve bazı arkadaşlarımı sevindirmişti açıkçası ;) Gidene kadar birtakım uğraşlar verdik, formaliteleri sağladık falan ama hüzünlüydüm arkamı dönüp gittiğimde. Gözlerim yaşarmıştı… Olağanüstü bir durum yaşamamak için çok dua ettim. Güzel günler geçirip dönmek için… Ve her anımı yazmaya çalışacaktım. İçinde bulunduğum duyguları, yeni insanları, yeni yerleri, yeni tatları… Bu konuda üstün bir çaba gösterdim açıkçasI. Hemen hemen her akşam mutlaka bir şeyler yazdım oda arkadaşım Marina’nın şaşkın ve meraklı bakışları altında. Her akşam o diğer arkadaşlarla vakit geçirirken ben odada kalıp bilgisayar başında bir şeyler yazıyor ve ailemle görüşüyordum. Anlattığımda günlük tutma kısmı biraz şaşırtmıştı onu, hayatında hiç günlük yazmadığını söylemişti. İlk oda arkadaşımdı kendisi ve onu tanıdığım için çok mutluyum. Hatta bazı konularda onun gibi bir oda arkadaşım olduğu için de kendimi şanslı hissediyorum. 2 günlük bir gecikmeyle gelmişti Berlin’e. 2 gün boyunca odanın bana kalması inanılmaz keyifli bir şeydi. Geldiğinde hayalkırıklığına uğramadım desem yalan olur. Hatta üzülmüştüm de tıpkı kursun son günü onunla vedalaşırkenki hüznüm ve gözyaşlarım gibi… Hayatımın sonuna dek hiç görmeyecektim büyük ihtimalle ve bu Sırp kız 3 hafta boyunca benim yaşamıma dahil olmuştu… İyi ki de olmuştu…
Bugün nedense bir an Berlin’i özlediğimi fark ettim. Ya da Berlin adı altında başka bir şeylerdi özlediklerim. Mesela doya doya gezmeyi… Ayaklarımın yorgunluktan zonklamasına hiç aldırış etmeden sokakları arşınlamayı… Her şeyi büyük bir dikkatle incelemeyi, şaşırmayı, yepyeni şeyler öğrenmeyi… O yüzden bugün Berlin’de yaşadıklarıma dair bir yazı dizisi hazırlamayı düşündüm blogum için. Özellikle yazı dizisi yapıyorum ki bir yandan da buraya yazmak için yeniden bir alışkanlık edineyim ve devamlılık sağlayayım… Bu hazırlayacağım yazı dizisinin ilk kısmı olsun. Berlin’den bahsetmedim hiç ama giriş olsun bu yazı. Keyifli okumalar şimdiden.
Sanırım yazacak bir şeyler bulamıyordum. Ya da şöyle diyelim: yazacak o kadar çok şey geçti ki aklımdan, bir türlü kafamı toplayamadım. Parça parça bir yerlere bir şeyler yazdım tabii. Ama burayı bıraktım gitti. Kıyamıyorum kapatmaya da… En güzeli bir yerlerden yeniden başlamaktır deyip aldım elime kalemi. Şöyle arkamı dönüp 2009 yılına bir baktığımda gelecekte dönüm noktası diyebileceğim nitelikte kararlar verdiğimi ve işler yaptığımı fark ediyorum. İşin ilginç tarafı bu kararları verirken çok da kararsız kalmayışım. Çok zorlanmışım evet, çok ter dökmüşüm, uykusuz geceler geçirmişim falan ama bunu da çok abartmamışım. Zaten biraz daha düşünseymişim muhtemelen kendi hayatım adına “radikal” olarak niteleyebileceğim bu kararları veremezmişim diye düşünüyorum.
Her neyse… 2008 yılının sonlarına doğru büyük bir çaba harcayarak DAAD’nin burslu yaz okuluna başvurdum. Bu bursun çıkmasını çok istiyordum. Çünkü bu benim öğrencilik hayatımdaki ilk yurt dışı deneyimim olacaktı. Tabii ucunda dili geliştirmek de var. Ama zaten baştan itibaren bunun 2 aylık ya da 3 haftalık bir sürede olamayacağını da biliyordum. Dil öğrenmek herkesin beceremediği bir şey çünkü, kursa gitmek ya da yurt dışına çıkmak birtakım şartlar sağlanmadığı sürece fayda etmiyor. Bazı şeyleri yaşam biçimi haline getirmek lazım. Berlin ve Frankfurt şehirlerini seçmiştim… Çok olmasa bile umutluydum. Tek başına yurt dışına çıkmak aslında üzerinde çok düşünülmüş bir karar değil verilmesi gereken bir karardı. İçinde bulunduğum bazı koşullardan dolayı da radikal sayılabilirdi. Ama buna çok da alıdırmadım. Şubat ayında Ankara elemesini geçtiğime dair bir haber alsam da nihayi sonucu haziran başına kadar bekledim. Ve aslında umudu kesmiştim… Final haftası sınavlarla boğuştuğum bir günde geldi sonuç. Ve istediğim gibi Berlin’deydi gideceğim yaz okulu. Freie Üniversitesi’nde. Fakat başvurduğum üzere 2 aylık değil 3 haftalık bir yaz okulu bekliyordu beni. Bu üç haftalık kısım ailem ve bazı arkadaşlarımı sevindirmişti açıkçası ;) Gidene kadar birtakım uğraşlar verdik, formaliteleri sağladık falan ama hüzünlüydüm arkamı dönüp gittiğimde. Gözlerim yaşarmıştı… Olağanüstü bir durum yaşamamak için çok dua ettim. Güzel günler geçirip dönmek için… Ve her anımı yazmaya çalışacaktım. İçinde bulunduğum duyguları, yeni insanları, yeni yerleri, yeni tatları… Bu konuda üstün bir çaba gösterdim açıkçasI. Hemen hemen her akşam mutlaka bir şeyler yazdım oda arkadaşım Marina’nın şaşkın ve meraklı bakışları altında. Her akşam o diğer arkadaşlarla vakit geçirirken ben odada kalıp bilgisayar başında bir şeyler yazıyor ve ailemle görüşüyordum. Anlattığımda günlük tutma kısmı biraz şaşırtmıştı onu, hayatında hiç günlük yazmadığını söylemişti. İlk oda arkadaşımdı kendisi ve onu tanıdığım için çok mutluyum. Hatta bazı konularda onun gibi bir oda arkadaşım olduğu için de kendimi şanslı hissediyorum. 2 günlük bir gecikmeyle gelmişti Berlin’e. 2 gün boyunca odanın bana kalması inanılmaz keyifli bir şeydi. Geldiğinde hayalkırıklığına uğramadım desem yalan olur. Hatta üzülmüştüm de tıpkı kursun son günü onunla vedalaşırkenki hüznüm ve gözyaşlarım gibi… Hayatımın sonuna dek hiç görmeyecektim büyük ihtimalle ve bu Sırp kız 3 hafta boyunca benim yaşamıma dahil olmuştu… İyi ki de olmuştu…
Bugün nedense bir an Berlin’i özlediğimi fark ettim. Ya da Berlin adı altında başka bir şeylerdi özlediklerim. Mesela doya doya gezmeyi… Ayaklarımın yorgunluktan zonklamasına hiç aldırış etmeden sokakları arşınlamayı… Her şeyi büyük bir dikkatle incelemeyi, şaşırmayı, yepyeni şeyler öğrenmeyi… O yüzden bugün Berlin’de yaşadıklarıma dair bir yazı dizisi hazırlamayı düşündüm blogum için. Özellikle yazı dizisi yapıyorum ki bir yandan da buraya yazmak için yeniden bir alışkanlık edineyim ve devamlılık sağlayayım… Bu hazırlayacağım yazı dizisinin ilk kısmı olsun. Berlin’den bahsetmedim hiç ama giriş olsun bu yazı. Keyifli okumalar şimdiden.
24 Eylül 2009 Perşembe
Hepimiz Tutunamayanız!*
Oğuz Atay "Tutunamayanlar"ı yazdığından beri tutunamadığımızın daha bir farkına vardık. Sanki o roman yayımlandığı günden beri tutunamamaya başladık. Tutunuyoruz da, bir yere kadar. Koşuyoruz, koşuyoruz mesela, bi yerlere de ulaşıyoruz. Mutlu oluyoruz, huzurlu oluyoruz, sonra anlamsızlıklar gün yüzüne çıkıyor. İnsan kolayı daha çok seven bir varlık bence, o an kolay olan başarıya odaklanmak ve o haz veren anı hissetmekse onu hissediyor. Sonrasını da sonra düşünürüz! Aslında bunu hiç yadırgamıyorum, belki de doğru olan bu. Beceremediğim bir şey olduğu için çamur atıyorum belki de aklım sıra. İnsan psikolojisi, belki benim de bilmediğim, henüz farkına varamadığım sebepler, olaylar, düğümler, çözümler yatıyor altında. Biliyor musun, şimdilik hiç bir şeyin farkına varmak istemeyip sadece bugünü yaşamak istiyorum. Fakat huy çıkmıyor can çıkmayana dek. Ve ben yine iki taş arasında kendime ikilemler yaratmaktan geri kalmıyorum değil mi? Oysa büyük laflar vardı çalışma masamın tam karşısında, motivasyon olsun diye. Yıllar oluyor ki onların artık orada olmadığını fark ediyorum. Artık birkaç tane tiyatro bileti, iki üç melankolik laf, bir Frida Kahlo, bir Einstein kartpostalı, muhteşem bi hocanın çektiği iki fotoğraf, o fotoğrafların anısına bir tane küçücük kurumuş buket ve şu anda hatırlayamadıklarım var. Kocaman laflarım beni değil çalışma masamı terk ettiği gün artık motivasyon istemediğime karar vermiş olacağım ki onlar artık yok. Motivasyon diyorum, ya da artık sen ne demek istiyorsan, hepsi senin içinde. Ama onları içinde hissedene kadar bir süreç geçirmen gerekir. İşte süreç o kocaman lafların tam karşımda olduğu zaman aralığı olsa gerek...
Nasıl yazdım, nereden geldim buralara hiç bilmiyorum. Uzun zamandan beri başka şekillerde başka yerlere bir şeyler yazıyorum. Bir de hayallerimi şekillendirip duruyorum. İnsan hayal ettiği ölçüde yaşıyormuş ya önce hayal etmeliyim ki yaşama ihtimalim artsın deyip bunu da böyle bir hesaba bağlıyorum işte. Ama büyürken hep adım gibi bildiğim bir şey eşlik etti bana, istemezsen ya da nasıl isteyeceğini bilmezsen istediğin şeye ulaşman imkansızlaşır. İnatçı olmak lazım, hak ettiğini düşünüyorsan kapıyı fazlaca zorlamalısın girmek için. İçsel tutunamayanlığımızın hakkını vermek için de iyice bakıp, çokça görmek lazım. Görünmeyenleri görmek, hissetmek...
*“Kimse dinlemiyorsa beni – ya da istediğim gibi dinlemiyorsa – günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.” (Günlük)**
**Çok alakalı olduğu da söylenemez, mesajı almak isteyen alabilir o ayrı.
Nasıl yazdım, nereden geldim buralara hiç bilmiyorum. Uzun zamandan beri başka şekillerde başka yerlere bir şeyler yazıyorum. Bir de hayallerimi şekillendirip duruyorum. İnsan hayal ettiği ölçüde yaşıyormuş ya önce hayal etmeliyim ki yaşama ihtimalim artsın deyip bunu da böyle bir hesaba bağlıyorum işte. Ama büyürken hep adım gibi bildiğim bir şey eşlik etti bana, istemezsen ya da nasıl isteyeceğini bilmezsen istediğin şeye ulaşman imkansızlaşır. İnatçı olmak lazım, hak ettiğini düşünüyorsan kapıyı fazlaca zorlamalısın girmek için. İçsel tutunamayanlığımızın hakkını vermek için de iyice bakıp, çokça görmek lazım. Görünmeyenleri görmek, hissetmek...
*“Kimse dinlemiyorsa beni – ya da istediğim gibi dinlemiyorsa – günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.” (Günlük)**
**Çok alakalı olduğu da söylenemez, mesajı almak isteyen alabilir o ayrı.
03 Temmuz 2009 Cuma
"Aklımdan öyle şeyler geçiyor ki kimi zaman onlara dokunmak ve yollarını değiştirmek istiyorum. Yani düşünce akan bir su gibiymiş, ben de o suyun yatağının yönünü değiştirecekmişim... Gidiş yolu doğru olsa bile yanlış bir sonuca varıyor bu su... Bakınca fark ediyorum, hissediyorum, bu doğru olamaz! Hayatta 'ne kadar köfte o kadar ekmek' gibi bir denklem yoktur aslında. Kimse de bunun sırrına erişip, doğru taşlara oynayıp hep kazanan olmaz ki? Sana bağışlanan bu güzel şeylerin bir bedeli var mı? Başına gelen kötü şeylerin de mi bir bedeli var? Sen neyin ödülüsün? Ya sen, sen neyin cezasısın? Her sonuç bir sebebe mi bağlanır yoksa? Kim demişti bana "Sebep olmadan sonuç olmaz!" diye... Ah, biliyorum... (Hocam sizi dinlemek hem çok iyi, hem de çok kötü bir şey)
Şu sonuçları aklımız erdiğince bir sebebe bağladığımızda önümüze bir düzen çıkıyor ister istemez. Ama biliyorum ki o düzen yok! Düzen, aslında düzensizliğin düzenidir değil mi? Düzeni iyi öğrenip kafayı çalıştırdıktan sonra suyun aktığı tüm yolları avucunun içi gibi bileceğini sanıyorsun değil mi? Taşları doğru oynarsan mutsuz olmayacağını sanıyorsun değil mi?
Hayal kırıklığına uğramayacaksın bir daha...
Bedeller biçiyorsun mutluluklarına ya da mutsuzluklarına...
Birilerine sen benim ödülümsün diyorsun, bir başka şeye ise ceza...
Oysa o kadar küçük ve kırılgansın ki... Akıllara zarar bir kırılganlık bu, nafile bir kırılganlık...."
Böyle akıp gidiyordu işte. Çok sevdiğim frekans 93.3'ü dinlemekteydim, MJ'nin öldüğü gündü sanırım. Canlı müzik yapıyorladı sohbet arasında, sohbeti harcamıştım da kulağıma gelen müzik uzun süredir gelmiyordu ve özlenmişti fark edilmeden. Imagine'yi çok güzel söyledi, kim olduğunu bilmiyorum. Şimdi babasından dinleyelim biz ;)
Şu sonuçları aklımız erdiğince bir sebebe bağladığımızda önümüze bir düzen çıkıyor ister istemez. Ama biliyorum ki o düzen yok! Düzen, aslında düzensizliğin düzenidir değil mi? Düzeni iyi öğrenip kafayı çalıştırdıktan sonra suyun aktığı tüm yolları avucunun içi gibi bileceğini sanıyorsun değil mi? Taşları doğru oynarsan mutsuz olmayacağını sanıyorsun değil mi?
Hayal kırıklığına uğramayacaksın bir daha...
Bedeller biçiyorsun mutluluklarına ya da mutsuzluklarına...
Birilerine sen benim ödülümsün diyorsun, bir başka şeye ise ceza...
Oysa o kadar küçük ve kırılgansın ki... Akıllara zarar bir kırılganlık bu, nafile bir kırılganlık...."
Böyle akıp gidiyordu işte. Çok sevdiğim frekans 93.3'ü dinlemekteydim, MJ'nin öldüğü gündü sanırım. Canlı müzik yapıyorladı sohbet arasında, sohbeti harcamıştım da kulağıma gelen müzik uzun süredir gelmiyordu ve özlenmişti fark edilmeden. Imagine'yi çok güzel söyledi, kim olduğunu bilmiyorum. Şimdi babasından dinleyelim biz ;)
02 Temmuz 2009 Perşembe
Uğrak
Bitmemişti sözcüklerim…
İçimden geçen cümlelere kulak kabartıyordum; ancak onlara ayıracak kaliteli vaktim yoktu. İzin verdim akıp gitmelerine, okyanus olup taşacakları günü bekledim belki de. Özlemle bekledim, demlenirken. Ve ruhumun geri geldiğini hissetmeye başladım. Nefes almaya başlamıştı yeniden, karanlığı itekleyivermiş, eski pırıltısına kavuşmayı bekler gibiydi. Ruhuma tutunduğum andan itibaren içimden geçen sözcükleri biriktirmeyi ona devrettim. Taşırmadan, kaybetmeden, örselemeden kucakladı onları. Sıcaklığını sevdim.
Eskisi gibi okumaya, film izlemeye başladım. Şöyle sabahtan akşama kadar evde olmayı özlemiştim. Bu yine çok mümkün olamasa da günde en az birkaç saatim var dertsiz tasasız geçen. Dert tasa dediğime bakmayın; angarya işlerle uğraşmayı sevmeyen biri için küçük işlemler ve tatlı telaşlar bile çekilmez olabiliyor. Gitmeye hazırlanıyorum. 15 gün sonra bu saatlerde Berlin’de bir öğrenci yurdunun havasını teneffüs etmeye başlamış olacağım. Benim için çok farklı bir deneyim olacak. 3 hafta boyunca göreceğim dil eğitimi ve Berlin gibi bir şehri yakından tanımak da cabası… Güzel anılarla ve az buçuk Almancamı bir adım daha ileriye götürmüş olarak dönmeyi planlıyorum şimdilik… Heyecan mı? Şimdilik yok denecek kadar az. Bavulumu hazırlamaya başladığım gün heyecanın da kapımı çalacağını hisseder gibiyim.
Film izlemek konusunda eskisi kadar çalışkan değilim. Haftada birkaç tane izleyebiliyorum. Oysa geçen yıl bu dönemlerde günde en az bir tane izliyordum. En son Kâbuslar Evi serisinden “Hayal-i Cihan”ı izledim. Sırada “Takip” var. Can sıkıntısının yoğun oldu anlarda bu filmler ilaç gibi geliyor. Öncesinde “El Pasado”yu izlemiştim. İspanyol filmleri bana her şekilde zevk veriyor. El Pasado çok iyi bir film değildi ama konuşulan dilin keyfine varmak bile yetiyor bana. Bugün yine bir film seçeceğim ve yine “son zamanlarda beni etkilemeyi başaran ilk film” demeyi diliyorum bitirdiğimde.
Kitaplarıma gelince…
Dün gece Latife Tekin’in “Aşk İşaretleri” adlı kitabını yeniden elime aldım. Fakat istediğim bağı kuramadığım kitaplar arasında olduğunu bir kez daha fark ettim. Pınar Kür’ün “Bitmeyen Aşk” ı gibi… Ama asıl üzüldüğüm şey zevkine ve bilgisine güvendiğim birçok arkadaşımın gözdesi “Kinyas ve Kayra”da istediğim tada ulaşamadım. Konsantre oldum, kendimi kitaba verdim. Ama o bana zevk vermedi. Sayfalar sayfaları kovalamadı ve beni çekip alamadı öyküsünün ya da kurgusunun içine. Bir kez daha deneyeceğim elbette, ama kararımı da vermiş gibiyim. Bukowski’yi de Bukowski gibi yazanları da okuyamıyorum ben. Her şeye rağmen inat edip bitirmeyi çok isterdim. Saide Kuds’un Kimya Hatun’unu gözyaşları içinde okudum oysa… Soluksuz, bitmesini hiç istemeden. Ardından Elif Şafak’ı izledim bir programda. Malum onun da aynı konu üzerinde çalıştığı ve yazdığı yeni kitabı var. “Aşk”ı da okumayı istedim Elif Şafak’ı dinlediğimde. Elif Şafak’a karşı bir ön yargım olduğunu hiç gizlemedim. Bazı olaylar beni destekledi ön yargılarımla ilgili. Ama o programda Elif Şafak’ı dinlemek çok farklıydı. Çok mütevazi ve doğal geldi, oysa beklemiyordum… İddialı cümleler kurmuyordu yazdıklarıyla ilgili. Romanın ortaya çıkma sürecini anlatırken çok gerçekçiydi. Bakışlarında, konuşmasında bir olgunluk sezdim. Kısa bir süre sonra kitapçıda uzun süre inceledim kitaplarını. Yanılmayı çok isterdim ama gördüğüm kadarıyla kitaplarının bir kısmı eğlencelik şeyler. Çarçabuk oku, bitsin. Dolu dolu bir şeyler hissetmedim, birkaç kitabının dışında. Buna rağmen okumaya karar verdim. Hayat bana ön yargılarımla ilgili müthiş, beklenmedik cevaplar verir genelde; bakalım bu konuda ne olacak…
Ve az önce uzun süredir yapmadığım bir şeyi daha yaptım. X üniversitesinin sürekli okuduğum öğrenci gazetesini tekrar okumaya başladım. Neden isim vermiyorum? Az sonra vereceğim ipuçlarıyla çok rahat bulabileceksiniz zaten ne olduğunu. İnanılmaz özendiğim bir oluşum bu gazete. Editörlüğünü üstlenenler öyle bir gazete olsun ki her görüşten yazılar olsun diyerek çıkmışlar yola. Unuttukları çok önemli bir şey var oysa… Eğer sizin sıkı sıkıya bağlı olduğunuz bir ideoloji varsa tarafsız bir şeyler ortaya koymanız çok zor olabilir. Bazı sesler baskın olsa bile, kimi zaman çok sinirlenseniz bile bu gazeteyi okumak iyi geliyor. En azından bir yerlerde uyumayan, okuyan, bir şeyler için –kimi zaman nafile de olsa- kafa yoran birileri var. O yüzden X üniversitesi ne olursa olsun farklı bir yere sahip Türkiye’de. Şaşırdığım tek nokta aslında çok bilinen ve basit olan bir şeyin görmezden gelinmesi. Her şeye rağmen herkes en çok kendini düşünür ve sever. Tanımadığınız bir insanın iyiliğini istersiniz elbette, ama yine de ondan önce kendi iyilik ve sağlığınızı istersiniz değil mi? İşte gazetedeki öğrenci-yazar arkadaşlarımız bunu unutuyorlar sanırım. İnsanız biz değil mi?
Biriktirmişim değil mi?
İçimden geçen cümlelere kulak kabartıyordum; ancak onlara ayıracak kaliteli vaktim yoktu. İzin verdim akıp gitmelerine, okyanus olup taşacakları günü bekledim belki de. Özlemle bekledim, demlenirken. Ve ruhumun geri geldiğini hissetmeye başladım. Nefes almaya başlamıştı yeniden, karanlığı itekleyivermiş, eski pırıltısına kavuşmayı bekler gibiydi. Ruhuma tutunduğum andan itibaren içimden geçen sözcükleri biriktirmeyi ona devrettim. Taşırmadan, kaybetmeden, örselemeden kucakladı onları. Sıcaklığını sevdim.
Eskisi gibi okumaya, film izlemeye başladım. Şöyle sabahtan akşama kadar evde olmayı özlemiştim. Bu yine çok mümkün olamasa da günde en az birkaç saatim var dertsiz tasasız geçen. Dert tasa dediğime bakmayın; angarya işlerle uğraşmayı sevmeyen biri için küçük işlemler ve tatlı telaşlar bile çekilmez olabiliyor. Gitmeye hazırlanıyorum. 15 gün sonra bu saatlerde Berlin’de bir öğrenci yurdunun havasını teneffüs etmeye başlamış olacağım. Benim için çok farklı bir deneyim olacak. 3 hafta boyunca göreceğim dil eğitimi ve Berlin gibi bir şehri yakından tanımak da cabası… Güzel anılarla ve az buçuk Almancamı bir adım daha ileriye götürmüş olarak dönmeyi planlıyorum şimdilik… Heyecan mı? Şimdilik yok denecek kadar az. Bavulumu hazırlamaya başladığım gün heyecanın da kapımı çalacağını hisseder gibiyim.
Film izlemek konusunda eskisi kadar çalışkan değilim. Haftada birkaç tane izleyebiliyorum. Oysa geçen yıl bu dönemlerde günde en az bir tane izliyordum. En son Kâbuslar Evi serisinden “Hayal-i Cihan”ı izledim. Sırada “Takip” var. Can sıkıntısının yoğun oldu anlarda bu filmler ilaç gibi geliyor. Öncesinde “El Pasado”yu izlemiştim. İspanyol filmleri bana her şekilde zevk veriyor. El Pasado çok iyi bir film değildi ama konuşulan dilin keyfine varmak bile yetiyor bana. Bugün yine bir film seçeceğim ve yine “son zamanlarda beni etkilemeyi başaran ilk film” demeyi diliyorum bitirdiğimde.
Kitaplarıma gelince…
Dün gece Latife Tekin’in “Aşk İşaretleri” adlı kitabını yeniden elime aldım. Fakat istediğim bağı kuramadığım kitaplar arasında olduğunu bir kez daha fark ettim. Pınar Kür’ün “Bitmeyen Aşk” ı gibi… Ama asıl üzüldüğüm şey zevkine ve bilgisine güvendiğim birçok arkadaşımın gözdesi “Kinyas ve Kayra”da istediğim tada ulaşamadım. Konsantre oldum, kendimi kitaba verdim. Ama o bana zevk vermedi. Sayfalar sayfaları kovalamadı ve beni çekip alamadı öyküsünün ya da kurgusunun içine. Bir kez daha deneyeceğim elbette, ama kararımı da vermiş gibiyim. Bukowski’yi de Bukowski gibi yazanları da okuyamıyorum ben. Her şeye rağmen inat edip bitirmeyi çok isterdim. Saide Kuds’un Kimya Hatun’unu gözyaşları içinde okudum oysa… Soluksuz, bitmesini hiç istemeden. Ardından Elif Şafak’ı izledim bir programda. Malum onun da aynı konu üzerinde çalıştığı ve yazdığı yeni kitabı var. “Aşk”ı da okumayı istedim Elif Şafak’ı dinlediğimde. Elif Şafak’a karşı bir ön yargım olduğunu hiç gizlemedim. Bazı olaylar beni destekledi ön yargılarımla ilgili. Ama o programda Elif Şafak’ı dinlemek çok farklıydı. Çok mütevazi ve doğal geldi, oysa beklemiyordum… İddialı cümleler kurmuyordu yazdıklarıyla ilgili. Romanın ortaya çıkma sürecini anlatırken çok gerçekçiydi. Bakışlarında, konuşmasında bir olgunluk sezdim. Kısa bir süre sonra kitapçıda uzun süre inceledim kitaplarını. Yanılmayı çok isterdim ama gördüğüm kadarıyla kitaplarının bir kısmı eğlencelik şeyler. Çarçabuk oku, bitsin. Dolu dolu bir şeyler hissetmedim, birkaç kitabının dışında. Buna rağmen okumaya karar verdim. Hayat bana ön yargılarımla ilgili müthiş, beklenmedik cevaplar verir genelde; bakalım bu konuda ne olacak…
Ve az önce uzun süredir yapmadığım bir şeyi daha yaptım. X üniversitesinin sürekli okuduğum öğrenci gazetesini tekrar okumaya başladım. Neden isim vermiyorum? Az sonra vereceğim ipuçlarıyla çok rahat bulabileceksiniz zaten ne olduğunu. İnanılmaz özendiğim bir oluşum bu gazete. Editörlüğünü üstlenenler öyle bir gazete olsun ki her görüşten yazılar olsun diyerek çıkmışlar yola. Unuttukları çok önemli bir şey var oysa… Eğer sizin sıkı sıkıya bağlı olduğunuz bir ideoloji varsa tarafsız bir şeyler ortaya koymanız çok zor olabilir. Bazı sesler baskın olsa bile, kimi zaman çok sinirlenseniz bile bu gazeteyi okumak iyi geliyor. En azından bir yerlerde uyumayan, okuyan, bir şeyler için –kimi zaman nafile de olsa- kafa yoran birileri var. O yüzden X üniversitesi ne olursa olsun farklı bir yere sahip Türkiye’de. Şaşırdığım tek nokta aslında çok bilinen ve basit olan bir şeyin görmezden gelinmesi. Her şeye rağmen herkes en çok kendini düşünür ve sever. Tanımadığınız bir insanın iyiliğini istersiniz elbette, ama yine de ondan önce kendi iyilik ve sağlığınızı istersiniz değil mi? İşte gazetedeki öğrenci-yazar arkadaşlarımız bunu unutuyorlar sanırım. İnsanız biz değil mi?
Biriktirmişim değil mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
