"Aklımdan öyle şeyler geçiyor ki kimi zaman onlara dokunmak ve yollarını değiştirmek istiyorum. Yani düşünce akan bir su gibiymiş, ben de o suyun yatağının yönünü değiştirecekmişim... Gidiş yolu doğru olsa bile yanlış bir sonuca varıyor bu su... Bakınca fark ediyorum, hissediyorum, bu doğru olamaz! Hayatta 'ne kadar köfte o kadar ekmek' gibi bir denklem yoktur aslında. Kimse de bunun sırrına erişip, doğru taşlara oynayıp hep kazanan olmaz ki? Sana bağışlanan bu güzel şeylerin bir bedeli var mı? Başına gelen kötü şeylerin de mi bir bedeli var? Sen neyin ödülüsün? Ya sen, sen neyin cezasısın? Her sonuç bir sebebe mi bağlanır yoksa? Kim demişti bana "Sebep olmadan sonuç olmaz!" diye... Ah, biliyorum... (Hocam sizi dinlemek hem çok iyi, hem de çok kötü bir şey)
Şu sonuçları aklımız erdiğince bir sebebe bağladığımızda önümüze bir düzen çıkıyor ister istemez. Ama biliyorum ki o düzen yok! Düzen, aslında düzensizliğin düzenidir değil mi? Düzeni iyi öğrenip kafayı çalıştırdıktan sonra suyun aktığı tüm yolları avucunun içi gibi bileceğini sanıyorsun değil mi? Taşları doğru oynarsan mutsuz olmayacağını sanıyorsun değil mi?
Hayal kırıklığına uğramayacaksın bir daha...
Bedeller biçiyorsun mutluluklarına ya da mutsuzluklarına...
Birilerine sen benim ödülümsün diyorsun, bir başka şeye ise ceza...
Oysa o kadar küçük ve kırılgansın ki... Akıllara zarar bir kırılganlık bu, nafile bir kırılganlık...."
Böyle akıp gidiyordu işte. Çok sevdiğim frekans 93.3'ü dinlemekteydim, MJ'nin öldüğü gündü sanırım. Canlı müzik yapıyorladı sohbet arasında, sohbeti harcamıştım da kulağıma gelen müzik uzun süredir gelmiyordu ve özlenmişti fark edilmeden. Imagine'yi çok güzel söyledi, kim olduğunu bilmiyorum. Şimdi babasından dinleyelim biz ;)
03 Temmuz 2009 Cuma
02 Temmuz 2009 Perşembe
Uğrak
Bitmemişti sözcüklerim…
İçimden geçen cümlelere kulak kabartıyordum; ancak onlara ayıracak kaliteli vaktim yoktu. İzin verdim akıp gitmelerine, okyanus olup taşacakları günü bekledim belki de. Özlemle bekledim, demlenirken. Ve ruhumun geri geldiğini hissetmeye başladım. Nefes almaya başlamıştı yeniden, karanlığı itekleyivermiş, eski pırıltısına kavuşmayı bekler gibiydi. Ruhuma tutunduğum andan itibaren içimden geçen sözcükleri biriktirmeyi ona devrettim. Taşırmadan, kaybetmeden, örselemeden kucakladı onları. Sıcaklığını sevdim.
Eskisi gibi okumaya, film izlemeye başladım. Şöyle sabahtan akşama kadar evde olmayı özlemiştim. Bu yine çok mümkün olamasa da günde en az birkaç saatim var dertsiz tasasız geçen. Dert tasa dediğime bakmayın; angarya işlerle uğraşmayı sevmeyen biri için küçük işlemler ve tatlı telaşlar bile çekilmez olabiliyor. Gitmeye hazırlanıyorum. 15 gün sonra bu saatlerde Berlin’de bir öğrenci yurdunun havasını teneffüs etmeye başlamış olacağım. Benim için çok farklı bir deneyim olacak. 3 hafta boyunca göreceğim dil eğitimi ve Berlin gibi bir şehri yakından tanımak da cabası… Güzel anılarla ve az buçuk Almancamı bir adım daha ileriye götürmüş olarak dönmeyi planlıyorum şimdilik… Heyecan mı? Şimdilik yok denecek kadar az. Bavulumu hazırlamaya başladığım gün heyecanın da kapımı çalacağını hisseder gibiyim.
Film izlemek konusunda eskisi kadar çalışkan değilim. Haftada birkaç tane izleyebiliyorum. Oysa geçen yıl bu dönemlerde günde en az bir tane izliyordum. En son Kâbuslar Evi serisinden “Hayal-i Cihan”ı izledim. Sırada “Takip” var. Can sıkıntısının yoğun oldu anlarda bu filmler ilaç gibi geliyor. Öncesinde “El Pasado”yu izlemiştim. İspanyol filmleri bana her şekilde zevk veriyor. El Pasado çok iyi bir film değildi ama konuşulan dilin keyfine varmak bile yetiyor bana. Bugün yine bir film seçeceğim ve yine “son zamanlarda beni etkilemeyi başaran ilk film” demeyi diliyorum bitirdiğimde.
Kitaplarıma gelince…
Dün gece Latife Tekin’in “Aşk İşaretleri” adlı kitabını yeniden elime aldım. Fakat istediğim bağı kuramadığım kitaplar arasında olduğunu bir kez daha fark ettim. Pınar Kür’ün “Bitmeyen Aşk” ı gibi… Ama asıl üzüldüğüm şey zevkine ve bilgisine güvendiğim birçok arkadaşımın gözdesi “Kinyas ve Kayra”da istediğim tada ulaşamadım. Konsantre oldum, kendimi kitaba verdim. Ama o bana zevk vermedi. Sayfalar sayfaları kovalamadı ve beni çekip alamadı öyküsünün ya da kurgusunun içine. Bir kez daha deneyeceğim elbette, ama kararımı da vermiş gibiyim. Bukowski’yi de Bukowski gibi yazanları da okuyamıyorum ben. Her şeye rağmen inat edip bitirmeyi çok isterdim. Saide Kuds’un Kimya Hatun’unu gözyaşları içinde okudum oysa… Soluksuz, bitmesini hiç istemeden. Ardından Elif Şafak’ı izledim bir programda. Malum onun da aynı konu üzerinde çalıştığı ve yazdığı yeni kitabı var. “Aşk”ı da okumayı istedim Elif Şafak’ı dinlediğimde. Elif Şafak’a karşı bir ön yargım olduğunu hiç gizlemedim. Bazı olaylar beni destekledi ön yargılarımla ilgili. Ama o programda Elif Şafak’ı dinlemek çok farklıydı. Çok mütevazi ve doğal geldi, oysa beklemiyordum… İddialı cümleler kurmuyordu yazdıklarıyla ilgili. Romanın ortaya çıkma sürecini anlatırken çok gerçekçiydi. Bakışlarında, konuşmasında bir olgunluk sezdim. Kısa bir süre sonra kitapçıda uzun süre inceledim kitaplarını. Yanılmayı çok isterdim ama gördüğüm kadarıyla kitaplarının bir kısmı eğlencelik şeyler. Çarçabuk oku, bitsin. Dolu dolu bir şeyler hissetmedim, birkaç kitabının dışında. Buna rağmen okumaya karar verdim. Hayat bana ön yargılarımla ilgili müthiş, beklenmedik cevaplar verir genelde; bakalım bu konuda ne olacak…
Ve az önce uzun süredir yapmadığım bir şeyi daha yaptım. X üniversitesinin sürekli okuduğum öğrenci gazetesini tekrar okumaya başladım. Neden isim vermiyorum? Az sonra vereceğim ipuçlarıyla çok rahat bulabileceksiniz zaten ne olduğunu. İnanılmaz özendiğim bir oluşum bu gazete. Editörlüğünü üstlenenler öyle bir gazete olsun ki her görüşten yazılar olsun diyerek çıkmışlar yola. Unuttukları çok önemli bir şey var oysa… Eğer sizin sıkı sıkıya bağlı olduğunuz bir ideoloji varsa tarafsız bir şeyler ortaya koymanız çok zor olabilir. Bazı sesler baskın olsa bile, kimi zaman çok sinirlenseniz bile bu gazeteyi okumak iyi geliyor. En azından bir yerlerde uyumayan, okuyan, bir şeyler için –kimi zaman nafile de olsa- kafa yoran birileri var. O yüzden X üniversitesi ne olursa olsun farklı bir yere sahip Türkiye’de. Şaşırdığım tek nokta aslında çok bilinen ve basit olan bir şeyin görmezden gelinmesi. Her şeye rağmen herkes en çok kendini düşünür ve sever. Tanımadığınız bir insanın iyiliğini istersiniz elbette, ama yine de ondan önce kendi iyilik ve sağlığınızı istersiniz değil mi? İşte gazetedeki öğrenci-yazar arkadaşlarımız bunu unutuyorlar sanırım. İnsanız biz değil mi?
Biriktirmişim değil mi?
İçimden geçen cümlelere kulak kabartıyordum; ancak onlara ayıracak kaliteli vaktim yoktu. İzin verdim akıp gitmelerine, okyanus olup taşacakları günü bekledim belki de. Özlemle bekledim, demlenirken. Ve ruhumun geri geldiğini hissetmeye başladım. Nefes almaya başlamıştı yeniden, karanlığı itekleyivermiş, eski pırıltısına kavuşmayı bekler gibiydi. Ruhuma tutunduğum andan itibaren içimden geçen sözcükleri biriktirmeyi ona devrettim. Taşırmadan, kaybetmeden, örselemeden kucakladı onları. Sıcaklığını sevdim.
Eskisi gibi okumaya, film izlemeye başladım. Şöyle sabahtan akşama kadar evde olmayı özlemiştim. Bu yine çok mümkün olamasa da günde en az birkaç saatim var dertsiz tasasız geçen. Dert tasa dediğime bakmayın; angarya işlerle uğraşmayı sevmeyen biri için küçük işlemler ve tatlı telaşlar bile çekilmez olabiliyor. Gitmeye hazırlanıyorum. 15 gün sonra bu saatlerde Berlin’de bir öğrenci yurdunun havasını teneffüs etmeye başlamış olacağım. Benim için çok farklı bir deneyim olacak. 3 hafta boyunca göreceğim dil eğitimi ve Berlin gibi bir şehri yakından tanımak da cabası… Güzel anılarla ve az buçuk Almancamı bir adım daha ileriye götürmüş olarak dönmeyi planlıyorum şimdilik… Heyecan mı? Şimdilik yok denecek kadar az. Bavulumu hazırlamaya başladığım gün heyecanın da kapımı çalacağını hisseder gibiyim.
Film izlemek konusunda eskisi kadar çalışkan değilim. Haftada birkaç tane izleyebiliyorum. Oysa geçen yıl bu dönemlerde günde en az bir tane izliyordum. En son Kâbuslar Evi serisinden “Hayal-i Cihan”ı izledim. Sırada “Takip” var. Can sıkıntısının yoğun oldu anlarda bu filmler ilaç gibi geliyor. Öncesinde “El Pasado”yu izlemiştim. İspanyol filmleri bana her şekilde zevk veriyor. El Pasado çok iyi bir film değildi ama konuşulan dilin keyfine varmak bile yetiyor bana. Bugün yine bir film seçeceğim ve yine “son zamanlarda beni etkilemeyi başaran ilk film” demeyi diliyorum bitirdiğimde.
Kitaplarıma gelince…
Dün gece Latife Tekin’in “Aşk İşaretleri” adlı kitabını yeniden elime aldım. Fakat istediğim bağı kuramadığım kitaplar arasında olduğunu bir kez daha fark ettim. Pınar Kür’ün “Bitmeyen Aşk” ı gibi… Ama asıl üzüldüğüm şey zevkine ve bilgisine güvendiğim birçok arkadaşımın gözdesi “Kinyas ve Kayra”da istediğim tada ulaşamadım. Konsantre oldum, kendimi kitaba verdim. Ama o bana zevk vermedi. Sayfalar sayfaları kovalamadı ve beni çekip alamadı öyküsünün ya da kurgusunun içine. Bir kez daha deneyeceğim elbette, ama kararımı da vermiş gibiyim. Bukowski’yi de Bukowski gibi yazanları da okuyamıyorum ben. Her şeye rağmen inat edip bitirmeyi çok isterdim. Saide Kuds’un Kimya Hatun’unu gözyaşları içinde okudum oysa… Soluksuz, bitmesini hiç istemeden. Ardından Elif Şafak’ı izledim bir programda. Malum onun da aynı konu üzerinde çalıştığı ve yazdığı yeni kitabı var. “Aşk”ı da okumayı istedim Elif Şafak’ı dinlediğimde. Elif Şafak’a karşı bir ön yargım olduğunu hiç gizlemedim. Bazı olaylar beni destekledi ön yargılarımla ilgili. Ama o programda Elif Şafak’ı dinlemek çok farklıydı. Çok mütevazi ve doğal geldi, oysa beklemiyordum… İddialı cümleler kurmuyordu yazdıklarıyla ilgili. Romanın ortaya çıkma sürecini anlatırken çok gerçekçiydi. Bakışlarında, konuşmasında bir olgunluk sezdim. Kısa bir süre sonra kitapçıda uzun süre inceledim kitaplarını. Yanılmayı çok isterdim ama gördüğüm kadarıyla kitaplarının bir kısmı eğlencelik şeyler. Çarçabuk oku, bitsin. Dolu dolu bir şeyler hissetmedim, birkaç kitabının dışında. Buna rağmen okumaya karar verdim. Hayat bana ön yargılarımla ilgili müthiş, beklenmedik cevaplar verir genelde; bakalım bu konuda ne olacak…
Ve az önce uzun süredir yapmadığım bir şeyi daha yaptım. X üniversitesinin sürekli okuduğum öğrenci gazetesini tekrar okumaya başladım. Neden isim vermiyorum? Az sonra vereceğim ipuçlarıyla çok rahat bulabileceksiniz zaten ne olduğunu. İnanılmaz özendiğim bir oluşum bu gazete. Editörlüğünü üstlenenler öyle bir gazete olsun ki her görüşten yazılar olsun diyerek çıkmışlar yola. Unuttukları çok önemli bir şey var oysa… Eğer sizin sıkı sıkıya bağlı olduğunuz bir ideoloji varsa tarafsız bir şeyler ortaya koymanız çok zor olabilir. Bazı sesler baskın olsa bile, kimi zaman çok sinirlenseniz bile bu gazeteyi okumak iyi geliyor. En azından bir yerlerde uyumayan, okuyan, bir şeyler için –kimi zaman nafile de olsa- kafa yoran birileri var. O yüzden X üniversitesi ne olursa olsun farklı bir yere sahip Türkiye’de. Şaşırdığım tek nokta aslında çok bilinen ve basit olan bir şeyin görmezden gelinmesi. Her şeye rağmen herkes en çok kendini düşünür ve sever. Tanımadığınız bir insanın iyiliğini istersiniz elbette, ama yine de ondan önce kendi iyilik ve sağlığınızı istersiniz değil mi? İşte gazetedeki öğrenci-yazar arkadaşlarımız bunu unutuyorlar sanırım. İnsanız biz değil mi?
Biriktirmişim değil mi?
26 Nisan 2009 Pazar
En son yazının başlığını yine uzun süre "kaçak" olacağımı düşünerek yazmamıştım aslında. Hatta tam tersi, düzenli yazacaktım. Az önce blogları okurken (şükürler olsun bu dönem blog okumaya vaktim var) ve insanların ne kadar düzenli blog yazdıklarını düşünürken blog yazmanın benim için "geçici bir heves" olup olmadığı konusunda çelişkiye düştüm.
a) Olabilir. Çünkü hayatımı bir film şeridi gibi gözlerimin önüne düşürdüğümde, belirli dönemlerde yoğunlaştığım konuların, insanların ve uğraşıların birbirlerinden farklı olduğunu gördüm. Bu hem çok iyi bir şey, hem de kötü. Maymun iştahlı olmadığım sürece sorun yok sanırım.
b) Olamaz. Çünkü bakın, yine yazıyorum. Yazdıklarımın bir süredir farklı şekillerde ve farklı platformlarda yayınlanıyor olması, benim tüm enerjimi o platformlara taşıyor olmam beni blogumdan uzaklaştırmış olabilir. Buna karşın yaşadıklarım, bu süre zarfında öğrendiklerim, karşılaştığım insanlar yazacaklarım için büyük malzeme. Sindirmeye, analiz etmeye ve daha da öğrenmeye çalışıyorum.
En başta büyük bir sorumluluğum vardı son bir yıldır. İnsanlar işlerini önemsedikleri sürece, her ne yapıyorlarsa, "büyük sorumluluk" oluyor sanırım. Ancak "büyük sorumluluğumla" ayrılmak üzereyiz. Bir ay gibi kısa bir zamanımız kaldı. Kimi zaman öfkelendim, kimi zaman "keşke" dediğim oldu. Ama şimdi arkama dönüp baktığımda belki de hayatımın hiçbir döneminde yapamayacağım bir işi yapmış olduğumu görebiliyorum. (Umarım hayatımın herhangi bir döneminde yine uğraşırım yayıncılıkla) Kimi zaman iyi, kimi zaman kötü... Aynı anda öğrenci, bir ailenin bireyi ve insan olmanın getirdiği sorumlulukları da üstleniyor olmak yorucu olmakla beraber "zamanı kullanmayı" da öğretiyor. Bu benim en büyük kazanımlarımdan biriydi. İnsanlar yapabileceklerini o şeyi yapmaya başlamadan göremiyorlar. Zaman sıkıntısı diye bir şey bende bir süredir mevcut değil. Bunun yanı sıra insanlarla iletişim ve empati konusunda da kazanımlar oluyor. Ancak hepsini bir kenara koyduğumda ve yine "kendimi" baz aldığımda rahatça görebildiğim bir şey daha var. Farklı ortamlara girmek, farklı insanlarla tanışmak ve değişik tecrübelere sahip olmak insanı birçok yönden olgunlaştırsa da kişi istemediği sürece kişiliğinden "ödün" de vermiyor. Öncelikleri planladıktan ve görevleri yerine getirdikten sonra kimse kimsenin hayatına burnunu sokmuyormuş! (Bu başka bir yazının konusu olacak)
"Her şeyin bir bedelinin olduğu" gerçeğinden de kaçamıyorum ama. Bu farklı ve güzel sorumluluğum -ayrıca kendim dışındaki insanlar için de bir şeyler yapıyor oluşumun zevkli yanı- bana birçok şay kazandırmasının yanında "kendim" e eskisi kadar zaman ayırmamama sabep oldu. "Ruh"umdan söz ediyorum. Ruhumu keyiflendirecek, besleyecek birçok şeyi yapamadım. İstediğim kadar film izleyemedim örneğin. Arkadaşlarımın "sana belgesel verdik, yıl oldu hala izlemedin." diye serzenişte bulunmalarına maruz kaldım istemeden. Okumayı istediğim kitapları okuyamadım ve üzerine düşünmek istediğim birçok konuyu da düşünemedim. Yazamadım. Çünkü yazmak "ruh" ister. Eğer yazdıklarınıza ruhunuzu katmıyorsanız "yazdığınız" hiçkimseyi doyurmaz. Düşünce dünyamın mekanikleşmesi de ruhumu kötü etkiledi. Zamanla savaş verirken insanlarla da uğraşmak basit denklemler sunuyor insana hayat bazında. Fakat kazanımlarımı ve tecrübelerimi yavaş yavaş sindirmeye, kendime vakit ayırmaya başladığımda yine eskisi gibi "kafa patlatacağım".
Bu da bir nevi muhakeme yazısı oldu. Ufak ufak toparlamaya ve toparlanmaya başladım. Anlatacağım çok şey var...
a) Olabilir. Çünkü hayatımı bir film şeridi gibi gözlerimin önüne düşürdüğümde, belirli dönemlerde yoğunlaştığım konuların, insanların ve uğraşıların birbirlerinden farklı olduğunu gördüm. Bu hem çok iyi bir şey, hem de kötü. Maymun iştahlı olmadığım sürece sorun yok sanırım.
b) Olamaz. Çünkü bakın, yine yazıyorum. Yazdıklarımın bir süredir farklı şekillerde ve farklı platformlarda yayınlanıyor olması, benim tüm enerjimi o platformlara taşıyor olmam beni blogumdan uzaklaştırmış olabilir. Buna karşın yaşadıklarım, bu süre zarfında öğrendiklerim, karşılaştığım insanlar yazacaklarım için büyük malzeme. Sindirmeye, analiz etmeye ve daha da öğrenmeye çalışıyorum.
En başta büyük bir sorumluluğum vardı son bir yıldır. İnsanlar işlerini önemsedikleri sürece, her ne yapıyorlarsa, "büyük sorumluluk" oluyor sanırım. Ancak "büyük sorumluluğumla" ayrılmak üzereyiz. Bir ay gibi kısa bir zamanımız kaldı. Kimi zaman öfkelendim, kimi zaman "keşke" dediğim oldu. Ama şimdi arkama dönüp baktığımda belki de hayatımın hiçbir döneminde yapamayacağım bir işi yapmış olduğumu görebiliyorum. (Umarım hayatımın herhangi bir döneminde yine uğraşırım yayıncılıkla) Kimi zaman iyi, kimi zaman kötü... Aynı anda öğrenci, bir ailenin bireyi ve insan olmanın getirdiği sorumlulukları da üstleniyor olmak yorucu olmakla beraber "zamanı kullanmayı" da öğretiyor. Bu benim en büyük kazanımlarımdan biriydi. İnsanlar yapabileceklerini o şeyi yapmaya başlamadan göremiyorlar. Zaman sıkıntısı diye bir şey bende bir süredir mevcut değil. Bunun yanı sıra insanlarla iletişim ve empati konusunda da kazanımlar oluyor. Ancak hepsini bir kenara koyduğumda ve yine "kendimi" baz aldığımda rahatça görebildiğim bir şey daha var. Farklı ortamlara girmek, farklı insanlarla tanışmak ve değişik tecrübelere sahip olmak insanı birçok yönden olgunlaştırsa da kişi istemediği sürece kişiliğinden "ödün" de vermiyor. Öncelikleri planladıktan ve görevleri yerine getirdikten sonra kimse kimsenin hayatına burnunu sokmuyormuş! (Bu başka bir yazının konusu olacak)
"Her şeyin bir bedelinin olduğu" gerçeğinden de kaçamıyorum ama. Bu farklı ve güzel sorumluluğum -ayrıca kendim dışındaki insanlar için de bir şeyler yapıyor oluşumun zevkli yanı- bana birçok şay kazandırmasının yanında "kendim" e eskisi kadar zaman ayırmamama sabep oldu. "Ruh"umdan söz ediyorum. Ruhumu keyiflendirecek, besleyecek birçok şeyi yapamadım. İstediğim kadar film izleyemedim örneğin. Arkadaşlarımın "sana belgesel verdik, yıl oldu hala izlemedin." diye serzenişte bulunmalarına maruz kaldım istemeden. Okumayı istediğim kitapları okuyamadım ve üzerine düşünmek istediğim birçok konuyu da düşünemedim. Yazamadım. Çünkü yazmak "ruh" ister. Eğer yazdıklarınıza ruhunuzu katmıyorsanız "yazdığınız" hiçkimseyi doyurmaz. Düşünce dünyamın mekanikleşmesi de ruhumu kötü etkiledi. Zamanla savaş verirken insanlarla da uğraşmak basit denklemler sunuyor insana hayat bazında. Fakat kazanımlarımı ve tecrübelerimi yavaş yavaş sindirmeye, kendime vakit ayırmaya başladığımda yine eskisi gibi "kafa patlatacağım".
Bu da bir nevi muhakeme yazısı oldu. Ufak ufak toparlamaya ve toparlanmaya başladım. Anlatacağım çok şey var...
15 Mart 2009 Pazar
Kaçak
“Baştan anlaşma yapıyoruz. Kimseye mal etmiyoruz okuduğumuzu. Ben sana yazdım. Sen olmayan başka birine yazdım. Başka biri olmayan, yüzünü görmediğim, sesini duymadığım, varlığını bile bilmediğim birine yazdım. Tamam mı?”
“Beynimde yankılanan, sinir hücrelerimi eşeleyip kendine bir yuva kurmaya çalışan milyonlarca düşünceden en can sıkıcısı koydum onun adını. Zehirli bir yılan gibi kıvrılıyor önümde, büyük bir zevkle. Ben onu seyrettikçe kıvraklaşıyor acıtan raksı, can yakıyor iyiden iyiye. Ben ona baktıkça büyüyor, gözlerimi alamıyorum. Dilini uzatıp beni zehirleyeceği günün geleceğini bilsem bile onu yok sayabilirim. Kovabilirim. Kahkahalar atarken nereden geldiği belirsiz bir tokat yemiş gibi olurum geldiği gün. Fakat biliyorum ki o doğduğum gün öğrendiğim ilk şey. Senin de… Kovmak mı doğru onu da basmak mı bağrına?”
Ölene kadar uçlarda yaşamış bir ses duyuyorum. Susmasın istiyorum. Araba reklâmından bilirsin sen de. Bilirsin de, aklın hep o alımlı, cilalı, güzel kadınları anımsatan tenekelerdedir.
“quand il me prend dans ses bras
il me parle tout bas,
je vois la vie en rose.”*
Sadece hoş bir melodidir. Aşkı mı anımsatır yoksa sana? Acıyı mı? Ne hissettin duyunca? Bak, açık konuşacağız. Hem öyle konuşacağız ki, hiç kimse duymayacak. İnan bana, ben de duymayacağım. Saplantıların, zaafların, sapkınlıkların ve insana dair ne varsa geliyor aklıma. Yüzüne çektiğin masum maske... Öyle sevimli ki… Oysa ben kitaplardan bunu öğrenmedim. Masal okuma yaşını çoktan geçtiğimi fark ettirdiler. Hadi, itiraf et. Hayat tozpembe değil bebeğim, bilirsin.**
Acı çeker gibi söylüyor kadın. Aşk şarkısıymış. Oysa güzel ve sarışın Alman şarkıcıdan dinlediğimde bambaşkaydı. Yumuşacıktı, gökkuşağını görmüşsün, penceren açıkmış, yağmur kokusu doldurmuş ciğerlerini, sanki…
Öyle değil, ses tellerinden acı damlıyor. İsyan yok. Acısını kalbine gömmemiş, ama çekip gitmiş gibi… Seviyor onu, isyan yok! “Benimsin!” diyor. Savaşta kazandığı madalyasıymış gibi bakıyor ona. “Her şeye rağmen kendi hayatımın komutanı oldum.” Gitmişler, belli. O kalmış, bir de bazı dostları. Gitmişler; ama mecburi bir terk bu. Şımarıklık ya da ihanet değil.
Kafan mı karıştı? Yoruldun mu? Sıkılmış da olabilirsin… İpuçlarını iyi takip edersin belki dedim… Etmeyebilirsin de… Etmen mümkün olmayabilir de…
Dünya, güneşin etrafında döner gibi bir durum işte. İçimizde o da, hep bizimle birlikteydi. Kabullenmek zor olsa da hep birlikte olacağız.
Bak, açık konuşacağız. Sen konuşacaksın ben duymayacağım. Ben konuşacağım, sen belki birleştiremeyeceksin parçaları. Çünkü çok boşluk var. Boşluğun hacminin yanında ihmal edilecek kadar küçük birkaç kelimeyi anlamlı bir hale getirmeni istemiştim. Anlam göreceli değil mi?
*İpucunun böylesi: La Vie En Rose
** Bunu da sen bul
14.02.2009
“Beynimde yankılanan, sinir hücrelerimi eşeleyip kendine bir yuva kurmaya çalışan milyonlarca düşünceden en can sıkıcısı koydum onun adını. Zehirli bir yılan gibi kıvrılıyor önümde, büyük bir zevkle. Ben onu seyrettikçe kıvraklaşıyor acıtan raksı, can yakıyor iyiden iyiye. Ben ona baktıkça büyüyor, gözlerimi alamıyorum. Dilini uzatıp beni zehirleyeceği günün geleceğini bilsem bile onu yok sayabilirim. Kovabilirim. Kahkahalar atarken nereden geldiği belirsiz bir tokat yemiş gibi olurum geldiği gün. Fakat biliyorum ki o doğduğum gün öğrendiğim ilk şey. Senin de… Kovmak mı doğru onu da basmak mı bağrına?”
Ölene kadar uçlarda yaşamış bir ses duyuyorum. Susmasın istiyorum. Araba reklâmından bilirsin sen de. Bilirsin de, aklın hep o alımlı, cilalı, güzel kadınları anımsatan tenekelerdedir.
“quand il me prend dans ses bras
il me parle tout bas,
je vois la vie en rose.”*
Sadece hoş bir melodidir. Aşkı mı anımsatır yoksa sana? Acıyı mı? Ne hissettin duyunca? Bak, açık konuşacağız. Hem öyle konuşacağız ki, hiç kimse duymayacak. İnan bana, ben de duymayacağım. Saplantıların, zaafların, sapkınlıkların ve insana dair ne varsa geliyor aklıma. Yüzüne çektiğin masum maske... Öyle sevimli ki… Oysa ben kitaplardan bunu öğrenmedim. Masal okuma yaşını çoktan geçtiğimi fark ettirdiler. Hadi, itiraf et. Hayat tozpembe değil bebeğim, bilirsin.**
Acı çeker gibi söylüyor kadın. Aşk şarkısıymış. Oysa güzel ve sarışın Alman şarkıcıdan dinlediğimde bambaşkaydı. Yumuşacıktı, gökkuşağını görmüşsün, penceren açıkmış, yağmur kokusu doldurmuş ciğerlerini, sanki…
Öyle değil, ses tellerinden acı damlıyor. İsyan yok. Acısını kalbine gömmemiş, ama çekip gitmiş gibi… Seviyor onu, isyan yok! “Benimsin!” diyor. Savaşta kazandığı madalyasıymış gibi bakıyor ona. “Her şeye rağmen kendi hayatımın komutanı oldum.” Gitmişler, belli. O kalmış, bir de bazı dostları. Gitmişler; ama mecburi bir terk bu. Şımarıklık ya da ihanet değil.
Kafan mı karıştı? Yoruldun mu? Sıkılmış da olabilirsin… İpuçlarını iyi takip edersin belki dedim… Etmeyebilirsin de… Etmen mümkün olmayabilir de…
Dünya, güneşin etrafında döner gibi bir durum işte. İçimizde o da, hep bizimle birlikteydi. Kabullenmek zor olsa da hep birlikte olacağız.
Bak, açık konuşacağız. Sen konuşacaksın ben duymayacağım. Ben konuşacağım, sen belki birleştiremeyeceksin parçaları. Çünkü çok boşluk var. Boşluğun hacminin yanında ihmal edilecek kadar küçük birkaç kelimeyi anlamlı bir hale getirmeni istemiştim. Anlam göreceli değil mi?
*İpucunun böylesi: La Vie En Rose
** Bunu da sen bul
14.02.2009
04 Şubat 2009 Çarşamba
Tiyatro çıkışıydı.
Keyfime ortak bir adet dost vardı yanımda ve elimde çıtır çıtır bir simit Karanfil’deki simitçiden alınmış. Ankara’nın soğuğunu içime çekmiş Karanfil Sokak’ın bin bir çeşit suretini izlemekteydim. Akşamları daha güzel Karanfil. Kaldırım taşları ıslak… Bir yerlerden güzel bir melodi geliyordu, umulmadık…
“Ben İhsan Oktay Anar okumak istiyorum bugün.”dedim dostuma. Dost Kitabevinin önünde ayrıldık. İstediğim kitabın yerini biliyordum, bir elimde simit, diğer elimde “Puslu Kıtalar Atlası” işimi 2-3 dakikada halledip atmıştım kendimi dışarı. Dost Kitabevinin en hızlı müşterisiydim herhalde.
Beni iyi tanıyanlar işin hikâye kısmını sevdiğimi; yaşamın, ufak detayların bu hikâyelerde saklı olduğunu düşündüğümü bilirler. Her kitabın, her filmin, her dostun bir öyküsü var bende. Yoksa bile var… Sen bilmesen bile, hatta umurunda olmasa da… Var! Beni muhteşem bir kitabı okumaya iten bu günü değerli ve özel kılmalıydım birkaç cümleyle bile olsa…
Çocukken okuduğumuz masalları anımsıyor musunuz? Bol efsaneli, çocuk aklımızı sarıp sarmalayan, bin bir çeşit tekerlemeleri ve keyifli kelime oyunlarıyla dimağımızda müthiş bir etki bırakan masalları nasıl unuturuz dediğinizi duyar gibiyim. Öyle bir kelime büyücüsü ki İhsan Oktay Anar çocukluğumuzdan kalan masal tadını hatırlatıyor satırları. Bir efsanenin içinde ya da sırlarla dolu bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz kendinizi. Cinler, periler, melekler ve aklınıza gelmeyecek çeşitli doğaüstü güçlerin eşliğinde türlü karakterle paylaşıyorsunuz masalınızın en tatlı yerini. Anar’ı Suskunlar kitabıyla tanıdım. Gönlümü fetheden bu kitabın da bir öyküsü var aslında ama konumuz hala etkisinden çıkamadığım “Puslu Kıtalar Atlası”. Adının sihrini hiç bozmadan ilk sayfadan son sayfaya kadar su gibi akıp gidiyor Anar’ın edebiyatı. Evrenin sırrını anlamaya ve evinde oturarak dünyanın haritasını çizmeye çalışan Uzun İhsan Efendi ile silik ve mütevazı oğlu Bünyamin’in ilginç, karışık ve bir o kadar da keyifli öyküsünü bir şölen gibi sunuyor Anar bizlere. Bu güzel öyküde ise her karakterin yolunu İstanbul şehrine düşürüyor ve onlara Anar’ın deyimiyle Konstantiniye havası aldırmadan bitirmiyor öykülerini. Her kahraman ise başka bir masaldan çıkıp geliyor Galata’ya, Tahtelkale’ye, Samatya’ya… İstanbul’dan anatomiye, fizikten matematiğe kadar geniş bir yelpazede olay içinde olay okuyoruz “Puslu Kıtalar Atlası”nda. Fareli köyün kavalcısının yaptığı gibi esrarengiz bir şekilde peşinden sürüklüyor bizi eser. Sizler için de güzel öykülere vesile olur umarım.
Bununla bitmedi. Şu sıralar okuduğum “Bab-ı Esrar” yine güzel bir Ahmet Ümit klasiği gibi görünüyor. Kaliteli edebiyatın her türlüsünü seviyorum. Kendisi yine hızlı bir Dost Kitabevi ziyaretinin parçasıdır. Ama yanında kardeşleri de vardı kâğıt poşetimde. Onları da sizlerle tanıştırmadan edemeyeceğim. Bir tanesi “Johannes Kepler”i anlatan “Yeni Gökbilim” adlı kitap. Tübitak Popüler Bilim Kitapları “Yaşamöyküsü Kitaplığı” adı altında birçok bilim insanı için yaptı bu çalışmayı. Tabii önceliği çoğunluktaki fizikçilere verdim. Einstein ve Kepler’den sonra Newton’u almayı düşünüyorum. Bir de Freud var, henüz okuyamadım. Bu seriyi tamamlamayı düşünüyorum. Ayrıca piyasadaki popüler bilim kitaplarına göre çok ucuz. Tübitak’ı seviyoruz! Diğer kitaplarım ise benim için özel bir yere sahip Çağdaş Türk Edebiyatı kadın yazarlarına ait. Kadın yazarlara olan ilgimi belirttiğim bir dostum –bu satırları okuyorsa hatırlayacaktır söylediklerimi ve söylediklerini:)- “Gelecek nesillere aktarılacak iki tane kadın yazar tanıyorum günümüz edebiyatından. Biri Leyla Erbil diğeri ise Latife Tekin.” dedi. Ben de tabii önerisini aklımın not defterine yazmıştım. Leyla Erbil’in “Tuhaf Bir Kadın”, Latife Tekin’in “Aşk İşaretleri” adlı kitapları hızlı Dost Kitabevi ziyaretimin son yolcuları oldular. Pazartesi gününe kadar hepsini okuyup bitirmek istiyorum.
Sokak Lambası’nı neden bu kadar ihmal ettiğime gelince, kendime kalamıyorum ki Sokak Lambası’na kalayım. Bir şeyler yazıyorum, bir kenara koyuyorum. Demleniyorlar. Olgunlaşıyorlar belki de… Belki Sokak Lambası ev sahipliği yapmayacak onlara. Kim bilir, belki bir gün, belli mi olur?
Keyfime ortak bir adet dost vardı yanımda ve elimde çıtır çıtır bir simit Karanfil’deki simitçiden alınmış. Ankara’nın soğuğunu içime çekmiş Karanfil Sokak’ın bin bir çeşit suretini izlemekteydim. Akşamları daha güzel Karanfil. Kaldırım taşları ıslak… Bir yerlerden güzel bir melodi geliyordu, umulmadık…
“Ben İhsan Oktay Anar okumak istiyorum bugün.”dedim dostuma. Dost Kitabevinin önünde ayrıldık. İstediğim kitabın yerini biliyordum, bir elimde simit, diğer elimde “Puslu Kıtalar Atlası” işimi 2-3 dakikada halledip atmıştım kendimi dışarı. Dost Kitabevinin en hızlı müşterisiydim herhalde.
Beni iyi tanıyanlar işin hikâye kısmını sevdiğimi; yaşamın, ufak detayların bu hikâyelerde saklı olduğunu düşündüğümü bilirler. Her kitabın, her filmin, her dostun bir öyküsü var bende. Yoksa bile var… Sen bilmesen bile, hatta umurunda olmasa da… Var! Beni muhteşem bir kitabı okumaya iten bu günü değerli ve özel kılmalıydım birkaç cümleyle bile olsa…
Çocukken okuduğumuz masalları anımsıyor musunuz? Bol efsaneli, çocuk aklımızı sarıp sarmalayan, bin bir çeşit tekerlemeleri ve keyifli kelime oyunlarıyla dimağımızda müthiş bir etki bırakan masalları nasıl unuturuz dediğinizi duyar gibiyim. Öyle bir kelime büyücüsü ki İhsan Oktay Anar çocukluğumuzdan kalan masal tadını hatırlatıyor satırları. Bir efsanenin içinde ya da sırlarla dolu bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz kendinizi. Cinler, periler, melekler ve aklınıza gelmeyecek çeşitli doğaüstü güçlerin eşliğinde türlü karakterle paylaşıyorsunuz masalınızın en tatlı yerini. Anar’ı Suskunlar kitabıyla tanıdım. Gönlümü fetheden bu kitabın da bir öyküsü var aslında ama konumuz hala etkisinden çıkamadığım “Puslu Kıtalar Atlası”. Adının sihrini hiç bozmadan ilk sayfadan son sayfaya kadar su gibi akıp gidiyor Anar’ın edebiyatı. Evrenin sırrını anlamaya ve evinde oturarak dünyanın haritasını çizmeye çalışan Uzun İhsan Efendi ile silik ve mütevazı oğlu Bünyamin’in ilginç, karışık ve bir o kadar da keyifli öyküsünü bir şölen gibi sunuyor Anar bizlere. Bu güzel öyküde ise her karakterin yolunu İstanbul şehrine düşürüyor ve onlara Anar’ın deyimiyle Konstantiniye havası aldırmadan bitirmiyor öykülerini. Her kahraman ise başka bir masaldan çıkıp geliyor Galata’ya, Tahtelkale’ye, Samatya’ya… İstanbul’dan anatomiye, fizikten matematiğe kadar geniş bir yelpazede olay içinde olay okuyoruz “Puslu Kıtalar Atlası”nda. Fareli köyün kavalcısının yaptığı gibi esrarengiz bir şekilde peşinden sürüklüyor bizi eser. Sizler için de güzel öykülere vesile olur umarım.
Bununla bitmedi. Şu sıralar okuduğum “Bab-ı Esrar” yine güzel bir Ahmet Ümit klasiği gibi görünüyor. Kaliteli edebiyatın her türlüsünü seviyorum. Kendisi yine hızlı bir Dost Kitabevi ziyaretinin parçasıdır. Ama yanında kardeşleri de vardı kâğıt poşetimde. Onları da sizlerle tanıştırmadan edemeyeceğim. Bir tanesi “Johannes Kepler”i anlatan “Yeni Gökbilim” adlı kitap. Tübitak Popüler Bilim Kitapları “Yaşamöyküsü Kitaplığı” adı altında birçok bilim insanı için yaptı bu çalışmayı. Tabii önceliği çoğunluktaki fizikçilere verdim. Einstein ve Kepler’den sonra Newton’u almayı düşünüyorum. Bir de Freud var, henüz okuyamadım. Bu seriyi tamamlamayı düşünüyorum. Ayrıca piyasadaki popüler bilim kitaplarına göre çok ucuz. Tübitak’ı seviyoruz! Diğer kitaplarım ise benim için özel bir yere sahip Çağdaş Türk Edebiyatı kadın yazarlarına ait. Kadın yazarlara olan ilgimi belirttiğim bir dostum –bu satırları okuyorsa hatırlayacaktır söylediklerimi ve söylediklerini:)- “Gelecek nesillere aktarılacak iki tane kadın yazar tanıyorum günümüz edebiyatından. Biri Leyla Erbil diğeri ise Latife Tekin.” dedi. Ben de tabii önerisini aklımın not defterine yazmıştım. Leyla Erbil’in “Tuhaf Bir Kadın”, Latife Tekin’in “Aşk İşaretleri” adlı kitapları hızlı Dost Kitabevi ziyaretimin son yolcuları oldular. Pazartesi gününe kadar hepsini okuyup bitirmek istiyorum.
Sokak Lambası’nı neden bu kadar ihmal ettiğime gelince, kendime kalamıyorum ki Sokak Lambası’na kalayım. Bir şeyler yazıyorum, bir kenara koyuyorum. Demleniyorlar. Olgunlaşıyorlar belki de… Belki Sokak Lambası ev sahipliği yapmayacak onlara. Kim bilir, belki bir gün, belli mi olur?
08 Aralık 2008 Pazartesi
Hayat Arası
Bazen tutkuyla seviyoruz bazı şeyleri. Bir arkadaşla sohbet etmeyi, kitap okumayı, film izlemeyi, mutlaka iki söz karalamayı bir yerlere… Bunlardan yoksun kaldığımız zamanlarda ise tuhaf bir boşluk peyda oluyor ruhumuzda. Ama öyle masum bir boşluk değil bu. Hiçbir anlamı olmayan cinsten, derinliği yok, boyutları yok. Değişik bir mutsuzluk duygusu ve ardından olayın farkına varma aşaması meydana geliyor. Böylesi bir durumla ilk kez karşılaşan biri için değişik olmakla beraber; ikinci kez karşılaşan kişi teşhisi çoktan biliyordur, ilaç da bellidir.
İlacı fark ettiğimde içimde bir şeylerin çoktan susmuş olduğunu hissettim. Bir arkadaşımı kısa süreliğine kaybetmiş gibiydim, gelecekti ama biliyordum. Gelmesi için çaba sarf etmeliydim belki de… Çaba sarf edip geri döndürmeyi tercih ettim. Beynime bıçak gibi saplanmış bir baş ağrısı eşliğinde soluğu aldığım yer bir kitabevinin kadın yazarlar bölümüydü. Feministlik değil bu; sadece kadınların ince düşünen, ayrıntıcı yanları, tuhaf mutlulukları, değişik özlemleri ve duyarlılıkları beni cezbeden. Bir bir dokundum kitaplara, açtım kimisini okudum, bıraktım. Birinin kapağını çok beğendim, rengi de muhteşemdi. Üstelik hiç tanışmadığım günümüz kadın yazarlarındandı. Bu nasıl hoş bir kapak seçimiydi. Bütün kitaplarının kapakları aynı, fakat renkleri farklıydı. Seçtiğim kitabın ismine de tutulmuşken bunu elimden bırakmamaya karar verdim.
“Bir Delinin Güncesi”

Deli günce yazmış. Dalga geçmiş akıllılarla!
Kitabın yazarı da Aslı Erdoğan’mış. Ve biliyor musunuz fizikçiymiş, bilgisayar mühendisiymiş. Rio de Janeiro’da hem fizik yapmış, hem yazmış. CERN’de çalışmış. Biliyorum, insanın beyni fiziğe yoğunlaştığı zaman ağırlaşıyor. Taşıyamayacak hale geldiğinizde ya uyumayı tercih ediyorsunuz ya da bu ağırlıktan uyumadan kurtulmayı. Kurtarıcılar yaratıyorsunuz kendinize uyumaktan çok da hoşlanmıyorsanız. İçimden bir ses Aslı Erdoğan’ın kurtarıcısının da yazmak olduğunu söylüyor. Kâğıt poşetime kitabımı koyduktan sonra metroya ilerliyorum hızla. Normal şartlar altında ayakta kitap okumam, ama sıyrılmak istiyorum bulunduğum ortamdan. O anda orda olmak istemiyorum, olmak zorunda olmama rağmen. Maddeten mümkün değil… Kitabıma gömmek istiyorum kafamı, ruhumu, tüm varlığımı. Kimseyi görmeyeyim, kimse de beni görmesin. Kulağımda Les Chroristes’in müzikleri… Onlar isyankâr, kitabım deli!
Deli günce yazmış, akıllıların yaptığı en büyük kaypaklık deliliğe vurmak olmuş.
Aslı Erdoğan denemelerini toparlamış. Hepsi de birbirinden bağımsız. Anlaşılmak içinse küçük parmağını bile kıpırdatmıyor; belli ki kendi zevki için yazıyor. “Kimse de anlamasın bana ne!” mantığı hüküm sürüyor. Böylece hep meraklısı olduğum doğal bir yazma süreci gelişiyor onda ya da ben o şekilde gözlemliyorum. Anlamadığım, hoşlanmadığım, kabullenmediğim yerler oluyor. Bazı cümleleri sevmiyorum; ama vazgeçmiyorum okumaktan. Doğallığına büyük saygım var çünkü. Okula erken gidilmiş bir sabahta son sayfayı çeviriyorum, daha ilk derse bile girmeden yorulmuş beynimle. Yoruyor Aslı Erdoğan anlamak isteyenleri. Anlamak istemekse yetmiyor elbette anlamaya. Yine de devam ediyor kişi, sanırım doğallığa olan saygısından…

Keyifli bir günde alınıyor “Hayatın Sessizliğinde”. Bu kez pembe kapak. Bir kere moru hep daha çok sevmişimdir, şahsiyetli renktir. Ama kitabıma ön yargıyla yaklaşamam, yazarının doğallığına saygım var. Orada burada vakit buldukça çeviriyorum sayfaları. Yine denemeler topluluğu. Kendini kasmıyor yazar bir bütünlük yaratmak için, bir öykü yazayım, bu kez de bir roman olsun demiyor. "Kendimi de tekrar etmeyeyim" hiç demiyor. İnanılmaz doğal bir süreç gözlemliyorum okuduklarımı anlamazken, tekrar tekrar bir o denemeden bir bu denemeden okurken. Bir süre sonra kendimi sözcüklerin ahengine kaptırıyorum. Bütünlüğün canı cehenneme, bana cümlelerin estetiği lazım diyerek kandırıyorum kendimi. Aynı süreci Kürşat Başar’ın “Kış İkindisinin Evinde” öykü kitabında yaşadığımı fark ediyorum. Felsefeci yönünü ortaya çıkarmış diyorum, ama kapılıp gidiyorum cümlelerin güzelliğine. Bu kitabı da kapağına hayran olup aldığımı hatırlıyorum. Demek ki diyorum yazar bütünüyle özen gösteriyor yaptığı işe, zevki için yapıyor.

Bir kez daha fark ediyorum; yaptığı işten büyük zevk duyan, işini kendi zevkini tatmin etmek için yapan yaratıcı insanları seviyorum. Çok yönlüleri bir de…
İlacı fark ettiğimde içimde bir şeylerin çoktan susmuş olduğunu hissettim. Bir arkadaşımı kısa süreliğine kaybetmiş gibiydim, gelecekti ama biliyordum. Gelmesi için çaba sarf etmeliydim belki de… Çaba sarf edip geri döndürmeyi tercih ettim. Beynime bıçak gibi saplanmış bir baş ağrısı eşliğinde soluğu aldığım yer bir kitabevinin kadın yazarlar bölümüydü. Feministlik değil bu; sadece kadınların ince düşünen, ayrıntıcı yanları, tuhaf mutlulukları, değişik özlemleri ve duyarlılıkları beni cezbeden. Bir bir dokundum kitaplara, açtım kimisini okudum, bıraktım. Birinin kapağını çok beğendim, rengi de muhteşemdi. Üstelik hiç tanışmadığım günümüz kadın yazarlarındandı. Bu nasıl hoş bir kapak seçimiydi. Bütün kitaplarının kapakları aynı, fakat renkleri farklıydı. Seçtiğim kitabın ismine de tutulmuşken bunu elimden bırakmamaya karar verdim.
“Bir Delinin Güncesi”

Deli günce yazmış. Dalga geçmiş akıllılarla!
Kitabın yazarı da Aslı Erdoğan’mış. Ve biliyor musunuz fizikçiymiş, bilgisayar mühendisiymiş. Rio de Janeiro’da hem fizik yapmış, hem yazmış. CERN’de çalışmış. Biliyorum, insanın beyni fiziğe yoğunlaştığı zaman ağırlaşıyor. Taşıyamayacak hale geldiğinizde ya uyumayı tercih ediyorsunuz ya da bu ağırlıktan uyumadan kurtulmayı. Kurtarıcılar yaratıyorsunuz kendinize uyumaktan çok da hoşlanmıyorsanız. İçimden bir ses Aslı Erdoğan’ın kurtarıcısının da yazmak olduğunu söylüyor. Kâğıt poşetime kitabımı koyduktan sonra metroya ilerliyorum hızla. Normal şartlar altında ayakta kitap okumam, ama sıyrılmak istiyorum bulunduğum ortamdan. O anda orda olmak istemiyorum, olmak zorunda olmama rağmen. Maddeten mümkün değil… Kitabıma gömmek istiyorum kafamı, ruhumu, tüm varlığımı. Kimseyi görmeyeyim, kimse de beni görmesin. Kulağımda Les Chroristes’in müzikleri… Onlar isyankâr, kitabım deli!
Deli günce yazmış, akıllıların yaptığı en büyük kaypaklık deliliğe vurmak olmuş.
Aslı Erdoğan denemelerini toparlamış. Hepsi de birbirinden bağımsız. Anlaşılmak içinse küçük parmağını bile kıpırdatmıyor; belli ki kendi zevki için yazıyor. “Kimse de anlamasın bana ne!” mantığı hüküm sürüyor. Böylece hep meraklısı olduğum doğal bir yazma süreci gelişiyor onda ya da ben o şekilde gözlemliyorum. Anlamadığım, hoşlanmadığım, kabullenmediğim yerler oluyor. Bazı cümleleri sevmiyorum; ama vazgeçmiyorum okumaktan. Doğallığına büyük saygım var çünkü. Okula erken gidilmiş bir sabahta son sayfayı çeviriyorum, daha ilk derse bile girmeden yorulmuş beynimle. Yoruyor Aslı Erdoğan anlamak isteyenleri. Anlamak istemekse yetmiyor elbette anlamaya. Yine de devam ediyor kişi, sanırım doğallığa olan saygısından…

Keyifli bir günde alınıyor “Hayatın Sessizliğinde”. Bu kez pembe kapak. Bir kere moru hep daha çok sevmişimdir, şahsiyetli renktir. Ama kitabıma ön yargıyla yaklaşamam, yazarının doğallığına saygım var. Orada burada vakit buldukça çeviriyorum sayfaları. Yine denemeler topluluğu. Kendini kasmıyor yazar bir bütünlük yaratmak için, bir öykü yazayım, bu kez de bir roman olsun demiyor. "Kendimi de tekrar etmeyeyim" hiç demiyor. İnanılmaz doğal bir süreç gözlemliyorum okuduklarımı anlamazken, tekrar tekrar bir o denemeden bir bu denemeden okurken. Bir süre sonra kendimi sözcüklerin ahengine kaptırıyorum. Bütünlüğün canı cehenneme, bana cümlelerin estetiği lazım diyerek kandırıyorum kendimi. Aynı süreci Kürşat Başar’ın “Kış İkindisinin Evinde” öykü kitabında yaşadığımı fark ediyorum. Felsefeci yönünü ortaya çıkarmış diyorum, ama kapılıp gidiyorum cümlelerin güzelliğine. Bu kitabı da kapağına hayran olup aldığımı hatırlıyorum. Demek ki diyorum yazar bütünüyle özen gösteriyor yaptığı işe, zevki için yapıyor.

Bir kez daha fark ediyorum; yaptığı işten büyük zevk duyan, işini kendi zevkini tatmin etmek için yapan yaratıcı insanları seviyorum. Çok yönlüleri bir de…
26 Kasım 2008 Çarşamba
Koyu Lacivert
Kendime vakit ayıramayışımın bir göstergesidir blogumun da uzun süre sessiz kalması. Ama geldim artık...
"Noktasaldı başlarda.
Hani kütle yoğunluğu deyip duruyoruz ya, ona benzetti içinde hissetiği, tanımlamakta, somutlaştırmakta zorlandığı o şeyi. Sevmişti, yoğundu çünkü. Boşluk hissetmekten daha iyiydi en azından yoğunluk hissetmek. Rengini düşündü. Koyu lacivert olmalıydı. (Lacivert zaten koyu değil miydi?)
İçindeki koyu lacivert yoğunluk anlam kattı boşluklarına. Uzun zaman sonra kalemi aldırdı eline. Anlatacak bir şeyi olmasına sevindiğinden mi, anlamsız boşlukların baygın hissiyatından kurtulmanın rahatlığından mıdır bilinmez, sevdi koyu lacivertini.
Sonbahar tamamladı laciverti.
Kızılıyla, sarısıyla, puslu havasıyla sarıp sarmaladı onu hoşgeldin dercesine. Üşüdü lacivert, içine çekildi. Yoğunlaştı. Yağmur sularının birikintisine baktığında tek karede iki varlık gördü, kaynaşmış. Bir güz, bir lacivert. İçine çaktiği hava anlamsızlığına iyi geldi yüreğinin.
Hani isyan zamanları vardı ya. Haksız yere bağırıp çağırma dönemleri. Tüm cevapların öfkeli olduğu, sona yaklaşırken acizce ağlamanın eşiğine getiren... Gülümsemenin zor geldiği. İşte öyle bir kitaptı mor kitabı. Fazla isyankar. Derin görünüyordu, her açıdan. Hem fiziksel, hem ruhsal. (Kitabın ruhu olmaz mı hiç?) Hem de mordu. Laciverti besledi. İki boyutlu yoğun lacivert dolmaya başladı. Hem yoğunlaştı, hem büyüdü. İyi geldi yüreğinin anlamsız boşluklarına.
İsyankar kitabını sırf bu yüzden sevdi. Hayatındaki tesadüflere, sonbaharın kızılına, su birikintilerine ve anlamsızlıklarına çok şey borçluydu lacivert. Derindi artık, çok derin...
(Üç noktayı koymasıyla bittiğini hissetmesi bir oldu. Lacivert daha çok sözcük barındırıyordu oysa. Kahvenin ağızda bıraktığı tad kadar en az... Bir türlü akla gelmeyen sözcükler. Hani hissetmek onları, birinin yüzünde görmek hatta. Ama anlamdıramamak. Rahatsız olmadı. Laciverti beslemeye devam edecekti. )"
"Noktasaldı başlarda.
Hani kütle yoğunluğu deyip duruyoruz ya, ona benzetti içinde hissetiği, tanımlamakta, somutlaştırmakta zorlandığı o şeyi. Sevmişti, yoğundu çünkü. Boşluk hissetmekten daha iyiydi en azından yoğunluk hissetmek. Rengini düşündü. Koyu lacivert olmalıydı. (Lacivert zaten koyu değil miydi?)
İçindeki koyu lacivert yoğunluk anlam kattı boşluklarına. Uzun zaman sonra kalemi aldırdı eline. Anlatacak bir şeyi olmasına sevindiğinden mi, anlamsız boşlukların baygın hissiyatından kurtulmanın rahatlığından mıdır bilinmez, sevdi koyu lacivertini.
Sonbahar tamamladı laciverti.
Kızılıyla, sarısıyla, puslu havasıyla sarıp sarmaladı onu hoşgeldin dercesine. Üşüdü lacivert, içine çekildi. Yoğunlaştı. Yağmur sularının birikintisine baktığında tek karede iki varlık gördü, kaynaşmış. Bir güz, bir lacivert. İçine çaktiği hava anlamsızlığına iyi geldi yüreğinin.
Hani isyan zamanları vardı ya. Haksız yere bağırıp çağırma dönemleri. Tüm cevapların öfkeli olduğu, sona yaklaşırken acizce ağlamanın eşiğine getiren... Gülümsemenin zor geldiği. İşte öyle bir kitaptı mor kitabı. Fazla isyankar. Derin görünüyordu, her açıdan. Hem fiziksel, hem ruhsal. (Kitabın ruhu olmaz mı hiç?) Hem de mordu. Laciverti besledi. İki boyutlu yoğun lacivert dolmaya başladı. Hem yoğunlaştı, hem büyüdü. İyi geldi yüreğinin anlamsız boşluklarına.
İsyankar kitabını sırf bu yüzden sevdi. Hayatındaki tesadüflere, sonbaharın kızılına, su birikintilerine ve anlamsızlıklarına çok şey borçluydu lacivert. Derindi artık, çok derin...
(Üç noktayı koymasıyla bittiğini hissetmesi bir oldu. Lacivert daha çok sözcük barındırıyordu oysa. Kahvenin ağızda bıraktığı tad kadar en az... Bir türlü akla gelmeyen sözcükler. Hani hissetmek onları, birinin yüzünde görmek hatta. Ama anlamdıramamak. Rahatsız olmadı. Laciverti beslemeye devam edecekti. )"
09 Kasım 2008 Pazar
20 Ekim 2008 Pazartesi
Bir Mağlup, Bir Galip
Şu sessizliğe bir son vermek amacıyla Düşünkara Fanzin'in 5. sayısında yayınlanan yazımı koyuyorum buraya da.
"Aslında en çok büyükler korkar. Çocukları hiçbir şey korkutamaz, öğretilmediği sürece. Karanlıktan korkmayı annemden, gök gürültüsünde bir an için irkilmeyi, lambaları söndürmeyi ve ne hikmetse pencereden uzak durmayı babamdan ve birtakım varlıkların (zombi, kimliği belirsiz öcüler, ecinniler, üç harfliler vs…) gazabından korunmak gerektiğini de ablamdan öğrendim. Hiçbir şey bilmiyordum zaten.
Herkesin bir öyküsü var. İşte o öyküleri bilmeyi istedim ben sadece, çocukken de, 15–16 yaşında bıyıkları henüz terleyen bir delikanlıyken de meraklıydım hikâyelere. O yüzden farklı insanlarla tanışmayı çok severdim. Tanışma konusunda da şimdikinden çok daha iyi olduğum çevremdeki insanların sayısına bakılacak olursa gün gibi ortada. Hırlı mı hırsız mı, yalancı mı dolandırıcı mı düşünmez, sohbet eder, arkadaş olurdum. Amma cesurmuşum! Sahi, insanlardan korkmam gerektiğini kimden öğrenmiştim? İnsanlar iyiydi, hoştu, bazılarının öyküleri mutluluklarla dolu, kimininki acıydı, çok acı. Hepsinin ortak noktası korkuydu! Her insan en az bir korku demekti. Yaşadıkları, karşılaştıkları onları bir korkunun pençesine düşürmüştü. Sonrası tedbirli davranmaktı.
Tedbirli.
Tıpkı annemin dediği gibi.
“Erkek adam korkar mı hiç?” cümlesi yankılanır hala beynimde, babamın sesi uğuldar kulaklarımda. Geçti artık, çok geç. Ben korkmayı, tedbirli davranmayı öğrenmiştim.
Ne yaşarsak çocukluğumuzda, ilk gençliğimizde…
Sonrası anneye, babaya, belki kardeşe, sevgiliye, eşe, çocuklara adanmış, çoğu zaman her şeyin daha fazlasını elde etmek için kan kaybeden ruhun katil zanlısı bir yaşam. Benimse her şeyden önce korkularım vardı. Korkuların rengi her tutkulu insanda olduğu gibi saplantıya çalıyordu.
İşte yine o duygu. Çocukluğumda mahallede oyun oynarken, yenildiğimde, kaybettiğimde hissetmeye başladığım ve hayatım boyunca her yenilmişlikte kendini gösteren koyu kızıl bir duygu, o içi ezilmişlik. Ne zaman kaybetsem ve hatta kaybettiğimi hissetsem aklıma bilyelerim düşer. Kaybettiğim bilyelerim. Her kayıp onlar kadar ucuz ve masum olmasa da…
İşte o duygu tam da içinde olduğum. O utançla karışık kendini beceriksiz hissetme hali. Sırf bu yüzden gözlerinin ta içine bakamadığım kızların ezberlediğim yüzleri gelir aklıma. Kaybedişlerim, beceriksizliğim.
Hâlbuki becerikliydim ben, tuttuğunu koparan entelektüel. Öyle diyorlar. Beni ne bilsin onlar!
Dinlediklerim, izlediklerim, okuduklarım, sevdiklerim, çizdiklerim, fırça darbelerim, gezdiklerim, gördüklerim bir de gizemli hallerim etkiliyordu onları. İddialı biri olamadım, hırslarım eskiden vardı, şimdi yok.
Bulunduğum yere, itibarıma rağmen olduğum gibi davranmam, maskesiz oluşum, eksik yanlarımın fark edilişi bir de. Samimi bulunuyordu. Anlamıştım o kızın gözlerinden bunu, fark etmişti o ruhumun parıltılı yanlarıyla beraber gölgeli taraflarını da. Ve biliyorum temiz bulmuştu o gölgeli yerleri. Temizdi çünkü. İyi dinlemiş beni, iyi gözlemlemiş. Ay Işığı Sonatı’na benzettim ben onu. Eskisi kadar tutkulu olmadığım için belki de… Söyleyemedim. Hiçbir şey söyleyemedim. Seçim yaptı. Seçtiği ben olmadım. Güç önemli kızlar için. Benim sevdiğim akıllı kızlar için ise para yeterli bir güç gösterisi yapamadı. Korkuların sarıp sarmaladığı ruhumun nelere karşı savaş verip hala ayakta durduğunu bilseydi “güç” testini geçer miydim? Ne istediğini bilmeme rağmen istediği gibiymişim gibi davranıp rol kesmedim. Vazgeçmemi tahmin ettiğim şeylerden bir adım bile uzaklaşmadım. Belki bu sebeple samimi buldu beni ama yetmedi. Her zaman olduğu gibi önce bünyemin geleneksel “her kaybettiğimde kazanan yanlarımı sevdim!” mutluluk oyununu oynadım. Bu oyunun ruhumun karanlık köşelerini genişleteceğini bilsem de hep oynarım. Sonra yıkımlarım başlar. Atlatmam gereken korkularımın tavan yaptığı o süreçte devekuşları misali kafamı kitaplarıma bir de tuvalime, fırçaların, renklerin arasına gömerim. Korkular ağaç olur, yol olur, insan olur, kuş olur renkten renge, kılıktan kılığa girer. Sadece şekil ve renk değiştirtebilirim ben korkularıma, başka da bir şey yapamam. Karadelik misali bir koyuluktan morlara, sarılara, su yeşillerine, kavuniçilere taşırım onları. Başkalarının baktığında huzuru gördüğü şırıl şırıl akan bir dere yaparım onları, hüzünlü bir kızın güzel gözleri, dağınık bir odanın hayatın düzenine başkaldırışı, başına efkâr çökmüş bir şehrin dumanlı dağları, eski bir pencere, öylesine bir saksı çiçeği, pembeli morlu…
Ya da yalnızca fırça darbelerinden ibaret olur korkularım. Göreceli. Bakana göre değişen, şekillenen, anlam kazanan ya da kazanmayan.
Seviyorlar genelde.
Resim hakkında hiçbir şey bilmeyen biri bile herkese hitap edebildiğimi söylüyor. Gözlerindeki beğeni ifadesini görmesem övüyor mu yoksa yeriyor mu diye düşünürüm. Benim korkularımı seviyorlar farkında olmadan. Ruhumun ezilmiş, gölgede kalmış, savaş vermiş, kimi zaman utanç dolu, kaybetmiş, kanayan yanını seviyorlar. Farkında değiller. Hiçbir şey gördükleri gibi değil. O nehrin mavisindeki karanlığı, ağacın gölgesinde olup bitenleri, yeşile bulaşmış sarıyı, turuncuya kaynaşmış moru ya da gümüşe sıçramış tozpembeyi nasıl yorumluyorlar kim bilir? Mavinin en umulmadık sert derinliğindeki hafiften akmış boyanın iki damla gözyaşından ileri gelebileceği geliyor mu akıllarına?
Seviyorlardı elimden çıkanları. Ruhumdan, aklımdan, en bilindik yanımdan, en gizli kalmış köşemden süzülüp gelenleri. Korkularımı seviyorlardı, bilmeden.
Savaşın mağlubu ben olsam da sevdirmiştim işte…"
"Aslında en çok büyükler korkar. Çocukları hiçbir şey korkutamaz, öğretilmediği sürece. Karanlıktan korkmayı annemden, gök gürültüsünde bir an için irkilmeyi, lambaları söndürmeyi ve ne hikmetse pencereden uzak durmayı babamdan ve birtakım varlıkların (zombi, kimliği belirsiz öcüler, ecinniler, üç harfliler vs…) gazabından korunmak gerektiğini de ablamdan öğrendim. Hiçbir şey bilmiyordum zaten.
Herkesin bir öyküsü var. İşte o öyküleri bilmeyi istedim ben sadece, çocukken de, 15–16 yaşında bıyıkları henüz terleyen bir delikanlıyken de meraklıydım hikâyelere. O yüzden farklı insanlarla tanışmayı çok severdim. Tanışma konusunda da şimdikinden çok daha iyi olduğum çevremdeki insanların sayısına bakılacak olursa gün gibi ortada. Hırlı mı hırsız mı, yalancı mı dolandırıcı mı düşünmez, sohbet eder, arkadaş olurdum. Amma cesurmuşum! Sahi, insanlardan korkmam gerektiğini kimden öğrenmiştim? İnsanlar iyiydi, hoştu, bazılarının öyküleri mutluluklarla dolu, kimininki acıydı, çok acı. Hepsinin ortak noktası korkuydu! Her insan en az bir korku demekti. Yaşadıkları, karşılaştıkları onları bir korkunun pençesine düşürmüştü. Sonrası tedbirli davranmaktı.
Tedbirli.
Tıpkı annemin dediği gibi.
“Erkek adam korkar mı hiç?” cümlesi yankılanır hala beynimde, babamın sesi uğuldar kulaklarımda. Geçti artık, çok geç. Ben korkmayı, tedbirli davranmayı öğrenmiştim.
Ne yaşarsak çocukluğumuzda, ilk gençliğimizde…
Sonrası anneye, babaya, belki kardeşe, sevgiliye, eşe, çocuklara adanmış, çoğu zaman her şeyin daha fazlasını elde etmek için kan kaybeden ruhun katil zanlısı bir yaşam. Benimse her şeyden önce korkularım vardı. Korkuların rengi her tutkulu insanda olduğu gibi saplantıya çalıyordu.
İşte yine o duygu. Çocukluğumda mahallede oyun oynarken, yenildiğimde, kaybettiğimde hissetmeye başladığım ve hayatım boyunca her yenilmişlikte kendini gösteren koyu kızıl bir duygu, o içi ezilmişlik. Ne zaman kaybetsem ve hatta kaybettiğimi hissetsem aklıma bilyelerim düşer. Kaybettiğim bilyelerim. Her kayıp onlar kadar ucuz ve masum olmasa da…
İşte o duygu tam da içinde olduğum. O utançla karışık kendini beceriksiz hissetme hali. Sırf bu yüzden gözlerinin ta içine bakamadığım kızların ezberlediğim yüzleri gelir aklıma. Kaybedişlerim, beceriksizliğim.
Hâlbuki becerikliydim ben, tuttuğunu koparan entelektüel. Öyle diyorlar. Beni ne bilsin onlar!
Dinlediklerim, izlediklerim, okuduklarım, sevdiklerim, çizdiklerim, fırça darbelerim, gezdiklerim, gördüklerim bir de gizemli hallerim etkiliyordu onları. İddialı biri olamadım, hırslarım eskiden vardı, şimdi yok.
Bulunduğum yere, itibarıma rağmen olduğum gibi davranmam, maskesiz oluşum, eksik yanlarımın fark edilişi bir de. Samimi bulunuyordu. Anlamıştım o kızın gözlerinden bunu, fark etmişti o ruhumun parıltılı yanlarıyla beraber gölgeli taraflarını da. Ve biliyorum temiz bulmuştu o gölgeli yerleri. Temizdi çünkü. İyi dinlemiş beni, iyi gözlemlemiş. Ay Işığı Sonatı’na benzettim ben onu. Eskisi kadar tutkulu olmadığım için belki de… Söyleyemedim. Hiçbir şey söyleyemedim. Seçim yaptı. Seçtiği ben olmadım. Güç önemli kızlar için. Benim sevdiğim akıllı kızlar için ise para yeterli bir güç gösterisi yapamadı. Korkuların sarıp sarmaladığı ruhumun nelere karşı savaş verip hala ayakta durduğunu bilseydi “güç” testini geçer miydim? Ne istediğini bilmeme rağmen istediği gibiymişim gibi davranıp rol kesmedim. Vazgeçmemi tahmin ettiğim şeylerden bir adım bile uzaklaşmadım. Belki bu sebeple samimi buldu beni ama yetmedi. Her zaman olduğu gibi önce bünyemin geleneksel “her kaybettiğimde kazanan yanlarımı sevdim!” mutluluk oyununu oynadım. Bu oyunun ruhumun karanlık köşelerini genişleteceğini bilsem de hep oynarım. Sonra yıkımlarım başlar. Atlatmam gereken korkularımın tavan yaptığı o süreçte devekuşları misali kafamı kitaplarıma bir de tuvalime, fırçaların, renklerin arasına gömerim. Korkular ağaç olur, yol olur, insan olur, kuş olur renkten renge, kılıktan kılığa girer. Sadece şekil ve renk değiştirtebilirim ben korkularıma, başka da bir şey yapamam. Karadelik misali bir koyuluktan morlara, sarılara, su yeşillerine, kavuniçilere taşırım onları. Başkalarının baktığında huzuru gördüğü şırıl şırıl akan bir dere yaparım onları, hüzünlü bir kızın güzel gözleri, dağınık bir odanın hayatın düzenine başkaldırışı, başına efkâr çökmüş bir şehrin dumanlı dağları, eski bir pencere, öylesine bir saksı çiçeği, pembeli morlu…
Ya da yalnızca fırça darbelerinden ibaret olur korkularım. Göreceli. Bakana göre değişen, şekillenen, anlam kazanan ya da kazanmayan.
Seviyorlar genelde.
Resim hakkında hiçbir şey bilmeyen biri bile herkese hitap edebildiğimi söylüyor. Gözlerindeki beğeni ifadesini görmesem övüyor mu yoksa yeriyor mu diye düşünürüm. Benim korkularımı seviyorlar farkında olmadan. Ruhumun ezilmiş, gölgede kalmış, savaş vermiş, kimi zaman utanç dolu, kaybetmiş, kanayan yanını seviyorlar. Farkında değiller. Hiçbir şey gördükleri gibi değil. O nehrin mavisindeki karanlığı, ağacın gölgesinde olup bitenleri, yeşile bulaşmış sarıyı, turuncuya kaynaşmış moru ya da gümüşe sıçramış tozpembeyi nasıl yorumluyorlar kim bilir? Mavinin en umulmadık sert derinliğindeki hafiften akmış boyanın iki damla gözyaşından ileri gelebileceği geliyor mu akıllarına?
Seviyorlardı elimden çıkanları. Ruhumdan, aklımdan, en bilindik yanımdan, en gizli kalmış köşemden süzülüp gelenleri. Korkularımı seviyorlardı, bilmeden.
Savaşın mağlubu ben olsam da sevdirmiştim işte…"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
